raw_yazar-pelin-buzluk-bakanliktaki-gorevinden-khk-ile-ihrac-edildi_293627030

Öykünün bugünü ve geleceği üzerine düşünürken günümüz yazınında yeterince tartışılmadığına inandığım ince bir konuyu dile getirmek istiyorum. Öykü ve hikâye arasında nasıl bir ayrım vardır?

TDK sözlüğünde:

hikâye Ar. §ik¥ye (hikâ:ye)

1. Bir olayın sözlü veya yazılı olarak anlatılması: “Salonunda toplanmıştık geçen gece beş on kişi / Vardı onun kendine has bir hikâye söyleyişi” -E. B. Koryürek. 2. Aslı olmayan söz, olay: Anlattıkları hep hikâye idi. 3. ed. Gerçek veya tasarlanmış olayları anlatan düz yazı türü, öykü.

öykü

1. Ayrıntılarıyla anlatılan olay. 2. ed. Hikâye: “Çok yazamıyorum ama öyküler içinde yaşıyorum.” -N. Meriç.

Benzer tanımlarına karşın, öykü ve hikâyenin birbirinden farklı çağrışımları olduğu ön kabulüyle sözlükteki karşılıklarını şimdilik bir kenara bırakalım. Bu sözcüklerin seslendirilmesiyle zihnimize üşüşen farklı anlamlar, elbette sözcüklerin bizdeki tarihinden ileri gelmektedir. Sözcük tarihinde anlam ve köken kadar, kullanım alanı ve amacı da önem taşıyor.

Hikâyenin yukarıdaki tanımı çoğunlukla kabul görür. Öyküden farklı olarak, hikâye türü, yazılı bir metin olmasının yanı sıra sözlü bir anlatı da olabilir.

Sözlü hikâyenin “dinleme” ve “dinleme sonrası” olarak iki aşamasının olduğunu düşünelim. Birinci aşamada anlatı, ilkin seslendirilişiyle, ardından kurgunun anlatıcı tarafından çoğunlukla önceden bilinen örgüsü ve neden sonuç ilişkisiyle sınırlanır. Kurgu bütünüyle anlatıcının imgeleminin menziliyle belirlenir. Bu aşamada dinleyici hikâyenin nesnesi haline gelir. Tahkiye sanatında iyi bir anlatıcı esastır, dinleyicinin anlatı üzerindeki rolü bu aşamada etkin değildir. İkinci aşamada ise dinleyici anlatıyı yeniden kurar; yeni bir anlatıcıya dönüşmüştür. Sözcükler ve sesler aynı anlatıyı dile getirse bile her dinleyiş farklıdır. Sözlü anlatının bu değişkenliği, dinleyiciyi metnin kurgulanışına ancak anlatı sonrasında dâhil eder. Dinleyici, dinlerken anlatıya müdahale edemez; bunun yerine ona maruz kalır. Ancak dinledikten sonra, anlatı metni elinde yazılı olarak bulunmadığı için hayal gücüne başvurmak durumundadır. Anlatının ipleri gevşer böylece, yeniden kurgulanmasına olanak tanınmış olur.

Yazılı hikâyede ikinci aşama için, başka bir deyişle metnin okurun zihninde yeniden ve başka türlü yazılması için, yeterli imkân bulunmamaktadır. Metin okura “anlatılmış”, sözcüklerine, seslerine varıncaya dek teslim edilmiştir. Okur okuduğuyla yetinir, imgelemine çok da gereksinim duymaz. Bu açıdan bakıldığında yazılı hikâye okuru yormaz, zihnini uyarmaz. Çünkü her şeyiyle tamdır, başka bir deyişle bitmiştir. Tamamlanmış bir metnin okurun düş dünyasına gereksinimi yoktur.

Öte yandan öykü dendiğinde zihnimize çağrılan, görece, daha “sanatsal” bir metindir. En önemli fark ise öykünün bel kemiğinin tahkiye olmayışıdır. Öykü anlatmaz. Söyledikleri kadar, belki onlardan daha çok söylemedikleriyle vardır. Daha çok “gösterme”, hatta bir çakımlık gösterip meydanı okura bırakma eğiliminde olan bir metindir. Kendisine zaman ayırmanızı ister. Okuyup bir kenara bıraktığınızda bile zihninizde yazılmayı sürdürmek en büyük emelidir. Bu sebeple öykünün iyi bir yazara olduğu kadar iyi bir okura da gereksinimi vardır. Niyeti her okurda, her okumada yeniden, okurla birlikte estetik bir yaşantı yaratmaktır. Okur metne kafa yorar, emek verir. Böylece öykü, okuru uyarıp sıçratmayı amaçlar. Bu sebeple serim, düğüm ve çözümden oluşmaz. (Ya da giriş, gelişme ve sonuçtan.) Okura bir olayı veya olayın geçeceği mekânı, karakterleri tanıtmak; ardından ortaya bir düğüm koymak, bu düğümü bir miktar tariflemek; son olarak olumlu ya da olumsuz bir sonuca vardırmak hikâyenin işidir. Okurda oluşan katharsis sonucu hikâyenin bu işi biter ve metin rahatlıkla rafa kaldırılabilir. Öte yandan öykü bu rahatlamayı ve/veya arınmayı sağlamaktan bilinçli olarak kaçınır/kaçınmalıdır. Öncelikle kurgudaki sıçramalar ve dildeki aykırılıklarla okur, metin boyunca uyanık tutulur. Kurgu ille de bir serimle başlamaz, kimi zaman metin okura tanıtılmaz bile. Kimi zamansa okur düğümle ya da düğüm sanılan olay örgüsü veya durumla baş başa bırakılır.

Hikâyede “konu”nun olmazsa olmaz ilginçliği ve çarpıcılığı, öyküde anlatım tekniği, kurgu ve dilin ayrıksılığı ile desteklenebilir. Bununla birlikte öykü, sıklıkla karşılaşıp da görmediğiniz bildik bir ayrıntıyı bambaşka biçimde görmek, düşünmek ve düşlemek için de kışkırtabilir okuru. Başka bir deyişle, öykünün ille de ilginç bir konuya sahip olması gerekmez. Açıktan bir kıssa da içermez.

Öykü, hikâyeye özdeş tür olarak kabul görmekten sıyrılmaktadır. Atmosfer, kurgu, dil, ses, biçim öğeleri ile yeni bir yazın türü haline gelmiştir.

Günümüzde hem öykü hem de hikâye türünde eserler veriliyor. Yazarların kendileri veya editörler, kimi zaman farkında olmaksızın, kimi zaman bilinçli olarak böyle bir ayrım yapıp metni öykü ya da hikâye olarak adlandırıyor.

Geleceğin yazınında öykünün günümüze göre daha yaygın hale geleceği öngörüsüyle, öykü ve hikâye türleri arasındaki ayrımın giderek belirginleşeceği sonucuna varabiliriz. Yazınsal gelişim, yeni metinlere açık olan öykü üzerinden daha çabuk yol alacağa benzer.

Pelin Buzluk

Yazı Akköy dergisinin 68. sayısında (Eylül-Ekim 2011) yayımlanmıştır.