“Sevgilim,

Sana köfte hazırladım, fırında ızgara yapabilirsin. Yerken pencereye koyduğum sardunyaya bakmayı unutma, arkasındaki okyanusa da. Suların derinlerindeki renkli balıkları, mercanları düşün. Sonra gel beni al.

Öpüyorum, öpüyorum, öpüyorum

Aylin.”

Izgaradan aldığı köftelerin yanına yeşil biberi, domatesi dilimleyerek koydu, bir soda açıp masaya oturdu. Pembe pembe çiçekleri ile sardunyanın keyfi yerindeydi. Demek çöl möl dinlemiyordu. Sardunyanın arkasında ufukta kaybolup giden gri denize baktı. Ne bir tekne, ne bir kuş, Basra Körfezi kıpırtısız, kül rengi uzayıp gidiyordu. Ufuk kızıl bulanıktı. Kum fırtınası geliyor diye düşündü. Yarım saat içinde salonun içini duman gibi ince bir toz bulutu dolduracaktı. Televizyonun ve müzik setinin üstünü iki çarşafla örttü. Saate baktı: üç buçuktu. Kızların okuldan dönmesine daha bir saat vardı. Tam çıkacakken durdu, etrafa bakındı. Sehpanın üstünde duran gazeteyi açıp sardunyanın üstüne şemsiye yaptı.

Kapıdan çıkınca, fırının kapağı açılmış gibi sıcak hava yüzüne çarptı. Direksiyonu yan gözdeki küçük havluyla tuttu, klimayı sonuna kadar açtı. Çevre yolu ilerde çölü solda bırakıp bitiyordu. Toz fırtınası tam orada patladı. Arabanın camına kuru bir çalı yumağı çarptı, bir anda göz gözü görmez oldu. Göbekten dönüp hastanenin bahçesine girdi, arabayı bir duvarın arkasına park etti. Gözlüğünü çıkarıp eliyle yüzünü gözünü korumaya çalışarak içeri koştu. Saçları, kulakları tozla dolmuştu. Dişlerinin arasında gıcır gıcır kum tanecikleri hissetti.

“Selamün aleyküm”

“Va aleykümselam, faddal”

Başı beyaz örtülü hemşire saygıyla geri çekildi ve çıktı. Aylin yatakta uzanmış, başucundaki serum şişesinin hortumu koluna büyük bantlarla tutturulmuştu. Gözleri derin bir uykudan uyanmaya çalışıyor gibi yarı kapalı mırıldandı: “Hoşgeldin”.

Elini tuttu, soğuktu: “Nasılsın?”

Gülümsemeye çalıştı. “Bulantı için verdikleri ilaçlar böyle yapıyor”. Zorlukla konuşuyordu. “Bu serum on dakikaya kadar bitecek, çıkarız” dedi. “Mari okuldan döndüklerinde kızlarla ilgilenecekti Onlar gelmeden yatmış olsam iyi olacak. Ayşe belli etmiyor ama üzülüyor.”

Elini avuçlarında sıktı. “Köfteler çok güzel olmuş” dedi.“Sen şimdi denizdeki balıkları, mercanları düşün.”

Kısa bir sessizlik oldu. Aylin gözlerini açarak ağır ağır, “Biliyor musun” dedi, “bu ilaçları verdiklerinde koyu bir uykuya dalıyorum… O zaman karşıma derin, karanlık sularda iri ürkütücü bir balık çıkıyor… Simsiyah, biraz ötemde duruyor, solungaçlarını açıp kapıyor… Bana dokunmuyor ama beni korkutuyor…” Sayıklar gibi konuşuyordu.

“İyi olacaksın hayatım, tabii bu ilaçlar seni çok sarsıyor”.

Aylin yan dönerek doğrulmaya çalıştı. “O yüzden…” dedi, “uyumamaya çalışıyorum. O uykuyla uyanıklık arasında… kâh derin bir kuyuya düşer gibi uykuya dalıyor… Kâh kendim mi belli değil… Birinin bilinciyle daha yukarılara çıkmaya… Uyanmaya çabalıyorum. Aşağıda, derin uykuda o pis balık… Yukarıda, uyanıp senin veya çocukların sesini duyduğumda …Renk renk japon balıkları var…”

Gözlerini açamıyordu. “Elimi tut, hiç bırakma!” dedi.

Nefes nefese kalmıştı. Her iki gözünden gelen yaş şakaklarından aşağı süzüldü. Tekrar uykuya dalmıştı.

Yol boyunca da uyanamadı. Eve girdiklerinde, ortadaki sehpanın üzerinde kristal bir toz tabakası ışıldıyordu. Kol kola güçlükle yürüdüler. Aylin yatağın üstüne otururken gözleri kapalı, “Üşüyorum” dedi.

Onu yatırdı, üstünü örttü. Eğilip öptü. Perdeyi sıkıca kapattıktan sonra sandalyeyi yatağın yanına çekip oturdu. Şimdi derin bir uykudaydı. Dudaklarında, gözünde dolaşan seğirmelere baktı. Elini avuçlarına aldı, parmakları soğuk ve cansızdılar. Dolaptan bir battaniye çıkarıp yorganı takviye etti.

“Kızların gelinlikli hallerini hayal edemiyorum” demişti önceki akşam.

Kemoterapiye yeniden başlamadan önceki gün iş dönüşünde Fahaheel balık pazarına uğramıştı. Aylin’in “Hint Okyanusu’ndaki Akdeniz damak zevkine en uygun balık” dediği zübeydiyi ızgara yapmış, ev yapımı kırmızı şaraptan açmışlardı.

Aylin şaraptan bir yudum almış, dalgın bakarak konuşmayı sürdürmüştü, “Sanki o sayfalar boş”.

“Ah, yapma…Ben Ayşe’nin nikahında çekilmiş fotoğrafımızı şöyle düşünüyorum: İkimizin de saçları beyaz, sen biraz kilo almışsın sanki”

Kadeh elinde, dudaklarını sıkarak bakmış, gözleri dolmuştu.

“Bu defa yaptığım şarap daha güzel olmuş ama değil mi?”

“Evet, çok güzel. Bu işi ilerlettin. Belki Türkiye’ye dönünce şarapçılık yaparsın”

“Pazarlaması senin işin ama”

“Evet. Tabii, gerçekten ne güzel olurdu.”

Yatak odasının kapısını usulca kapattı. Mari’nin mutfak masasına bıraktığı notu gördü: Ayşe’yle Elif’i kendi oğluyla sinemaya götürmüş, biraz gecikeceklerini söylüyordu.

Dışarı çıktı, hava hâlâ sıcaktı. Merdiven sahanlıklarında köşelerde kumlar birikmişti. Asfalt yolu geçip deniz kenarına yürüdü. Hava kararmaya başlamıştı. Hiç rüzgar yoktu, denizde dalga da yoktu ama kıyıda sular kumların üstünde kıpır kıpırdı ve büyük dalgalar varmış gibi derin soluklanmalar duyuluyordu: Deniz çekiliyordu.

Kısa bir zaman içinde deniz kıyıdan yüzlerce metre geriye gitti. Denizin dibi, sel sularının çekildiği bir arazi gibi, mil tabakasına saplanmış tek tük kayalar, dal parçaları, teneke kutular ve şekilsiz karaltılarla uzayıp gidiyordu. Alaca karanlıkta beyaz diştaşeleri ile oradan oraya koşuşturan oğlan çocuklarının gürültülü gülüşmelerini duydu. Deniz çekilince, kurdukları tuzak ağlara takılan balıkları topluyorlardı.

Denizden kalan boşluğu, yoğunluğu artan bir karanlık doldurdu. Gece aceleyle her yana aktı. Ay yoktu, irili ufaklı yıldızlar mangaldaki közler gibi kıpırdıyordu.

Önceki gece Aylin’e yalan söylemişti. Aslında Ayşe’nin ve Elif’in gelinlikli hallerini daha önce hiç düşünmemişti. On beş yirmi sene sonra Aylin’le birlikte onlarla aynı mutlu fotoğrafta yer almak…Düşünmeye, hayal etmeye, zihnini toplamaya çalıştı. Elini alnına, ensesine götürdü, gözlüğü ile oynadı. Gözlerini yumdu, tekrar denedi… Şaşırdı, aksayan bir şey vardı, olmuyordu. Biraz kilolu hantallaşmış bedeni, seyrelmiş beyaz saçları ile kendini kuğu gibi beyazlar giymiş kızlarının yanında kolayca hayal edebiliyordu. Ama öteki tarafta Aylin’in yeri fotoğraftan silinmişti sanki. “Ne demek şimdi bu?” dedi kendi kendine. Kötü bir rüya mı görüyordu? Nasıl olabilirdi? Hastalığı ne kadar ciddi olursa olsun, Aylin’in olmadığı bir hayatı daha önce hiç düşünmemişti. Birbirlerine dokunuyor, öpüyor, kokluyor, sevişiyorlardı. Ruh ve bedenlerinin, kimsenin bilemeyeceği sırlarını paylaşıyorlardı. Tüm duyularıyla algıladığı, yokluğunu düşünemediği bir gerçekti o. Oysa şimdi, Aylin’in onun ruhundaki, bilincindeki sarsılmaz varlığına bugüne kadar açıkça karşı çıkamamış, gölge gibi bilinç dışı bir güç sinsice çalışmaya mı başlamıştı? Gerçekten gelecekte Aylin olmayacak mıydı? Bu ne kadar saçma bir şeydi? İnanmalı mıydı buna?… Dudakları titredi, beklemediği bir hıçkırıkla gözlerinden yaşlar boşandı.

Omuzları çöktü, ayaklarını sürüyerek denizin çekildiği yere yürüdü. Kum hızla kuruyordu. Yarı ıslak zemine oturdu, gözlüklerini çıkardı. Miyop gözlerinde tüm keskin çizgiler kayboldu. Şimdi yıldızlar gözlerinin hizasına kadar inmişti. Hiç tanımadığı ama yabancılık da çekmediği bir gezegendeymiş gibi hissetti. Denizin dibinde, yıldızların arasındaydı; uzaktan uzağa kulaklarında mitolojik bir canavarın derin soluklanmalarını, büyük patlamadan beri evrenin boşluklarında dolaşıp duran sesleri duydu. Varoluşun, yokoluşun şiirli, görkemli ve kararlı şiddetini, sıcakta üşüten nefesini hissetti, ürperdi. Yıldırımlar yağarken, ormanlar yanarken yerlere kapanıp ilahlara yakaran ilkel insanları gördü. Yağmur altında sırılsıklam, onlarla birlikte yattı kalktı. Yıldızlara baktı. Evrendeki yalnızlığın hüznünü, çaresizliğin düzelticiliğini duyumsadı.

Ahmet Murat Gümrükçüoğlu

Öykü, Notos dergisinde (Aralık 2007-Ocak 2008) yayımlanmıştır.