3a19b-maciej2burbaniak2b2

Birkaç gün önce seni birisine anlatmaya çalışıyordum. Daha önce gördüğüm hiçbir kıza benzemiyorsun.

“Hımm, kızıl saçları, ağzının farklı olması ve elbette bir film yıldızı olmaması dışında Jane Fonda’ya benziyor.” diyemezdim.

Böyle söyleyemezdim çünkü Jane Fonda’ya hiç benzemiyorsun.

En sonunda seni, çocukken Tacoma’dayken izlediğim bir filme benzetmeyi buldum. Sanırım 1941 ya da 42’ydi. Oralarda bir zamanlar. Galiba yedi ya da sekiz ya da altı yaşımdaydım.

Kırsal bölgelerin elektriklendirilmesiyle ilgili, 1930’ların New Deal politikasını çocuklara aşılayan türden bir filmdi. Film taşrada elektriksiz yaşayan çiftçilerle ilgiliydi. Geceleri dikiş dikmek ve okumak için fener kullanıyorlardı, tost makinesi ya da çamaşır makineleri yoktu ve radyo dinleyemiyorlardı. Büyük jeneratörlerle bir baraj kurdular, kırsal boyunca direkler diktiler ve tarlalar ve otlaklar üzerine teller çektiler.

Tellerin uzaması için direklerin basit biçimde dizilmesinden gelen destansı bir yön vardı. Aynı anda hem antik hem de modern görünüyorlardı.

Filmde elektrik, çiftçinin hayatındaki karanlıkları sonsuza kadar bitiren genç bir Yunan tanrısı gibi gösteriliyordu. Birdenbire, düğmenin çevrilmesiyle birlikte hiç sekmeden, çiftçi, karakışın erken sabahlarında ineklerini sağarken görebilecek ışığa sahip oldu. Çiftçinin ailesi radyoyu dinlemeye başladı, tost makineleri oldu, ve dikiş dikmek ve gazete okumak için parlak ışığa sahip oldular.

Gerçekten harikulade bir filmdi ve beni Ulusal Marşı dinlemek ya da Başkan Roosevelt’in fotoğraflarını görmek ya da onu radyoda dinlemek gibi heyecanlandırdı: “Birleşik Devletler Başkanı…”

Elektriğin dünyadaki her yere gitmesini istemiştim. Dünyadaki tüm çiftçilerin Başkan Roosevelt’i radyodan dinleyebilmelerini istemiştim.

İşte bana nasıl göründüğündür.

Richard Brautigan

Çeviren: Onur Çalı