“Aynadaki Zaman” hakkında yazılan yazılarda, yapılan yorumlarda, kitabın iki bölümden oluştuğu kanısı hakim. Nitekim C. Kavukçu da Remzi Kitap Gazetesi’ndeki söyleşisinde öyle olduğunu söylüyor. Ben öyle düşünmüyorum. Okurken de, sonrasında tekrar düşündüğümde de; Aynadaki Zaman tam bir kitap bütünlüğü oluşturan metinlerden oluşuyor. Öykülerin hepsi birbirine ilmekli. Hatta Cemil Kavukçu’nun oluşturduğu öykü evrenindeki diğer gezegenlerle (amma süsledim, diğer kitapları demek istiyorum) de ilişki içinde.

Martıların “kefen giymiş çöplük kargaları” olduğunu öğrendiğimiz (ki bu Kavukçu’nun kendi düşüncesidir de: “Hiçbir şey göründüğü gibi değil. Martılar ve deniz birçok şiire, şarkıya ve filme konu olmuştur. Benim uzun zaman denizlerde çalışmışlığım var. Uzaktan sevimli görünen bu hayvanların göz oymak gibi görünüşlerine çok ters düşen acımasız bir davranışları var. Ben onlara denizin beyaz vahşi kargaları diyorum.” Remzi Kitap Gazetesi’ndeki Söyleşi) ilk öyküden başlayarak bu birbirine ilmekli olma durumunun içinde buluyoruz kendimizi. Bu öykü aynı zamanda bir prelude, bir peşrev gibi. Diğer öykülere hazırlıyor bizi.

Martılar öyküsündeki Fatih karakteri bir önceki kitap Düşkaçıran‘daki “kaçan” karakter. Böylece ilk ilmik, Kavukçu öykücülüğünde yeni bir döneme işaret eden (Tasmalı Güvercin ile başlayan) Düşkaçıran‘a atılmış oluyor.

Bir yazar için, 30 yıldır yazan/yayımlayan bir yazar için -her ne kadar romanlar yazmış olsa da- bir öykücü için en büyük başarı kendi öykü evrenini, karakterlerini yaratabilmiş olmak. Cemil Kavukçu yarattığı bu evrenin içinde büyük bir ustalıkla döneniyor artık. Durumun tadını çıkarıyor. Öyküleri okurken dış gerçekliğin değil, Cemil Kavukçu gerçekliğinin içinde olduğumun bilincinde olarak okudum. (Tek tek saymak ne kadar gerekli bilmiyorum ama Aynadaki Zaman‘ı okurken diğer kitapların içerisinde en çok Gemiler de Ağlarmış hissetirdi bana kendini, özellikle de “Yolcu” öyküsüyle.) Bu anlamda, yazarın fantastik öğelere el attığı, yeni biçim arayışlarına girdiği yolundaki değerlendirmelere de katılmıyorum. Biz hala aynı Cemil Kavukçu evreninin içerisindeyiz.

Tüm bunlar saklı kalarak, “Tasmalı Güvercin” kitabı ile C.K. öykü evreninde yeni bir döneme geçildiğine katılırım. Bu Cemil Kavukçu’nun Yusuf Çopur ile yaptığı söyleşide dile getirdiği (ve Aynadaki Zaman‘da da vurguladığı) silgiyle yazma dönemi olarak isimlendirilebilir.

Yoksa Cemil Kavukçu’nun Angelacoma’nın Duvarları‘ndan (hatta Mimoza’da Elli Gram‘dan) beri, her kitabından sonra vurguladığı o “kasabadan çıkış” hayali yerli yerinde duruyor. Kolay değil taşradan çıkmak, gerekli de değil.

Murat Darılmaz‘a katılıyorum: “Onun ne deniz ve gemilerle, ne gemi insanlarıyla, ne gitmelerle, ne İnegöl’le derdi biter. Yazarın yaşadıkları yazdıklarının peşini bırakmaz biraz da.”

Bakalım bir sonraki kitap, C.K. evreninin neresinde konumlanacak?

Onur Çalı