NeslihanOnderoglu
Neslihan Önderoğlu 

Gelecek olsa çoktan gelirdi. Neredeyse akşam olmak üzereydi. Bu sıcak en çok akşama doğru dayanılmaz oluyordu. Öğleden sonra giderek artan bir baş ağrısı. Biraz gün ışığına çıksa geçer mi? Sandalyenin arkasına astığı çantasından aceleyle bir Novaljin bulup yuttu. Ağzının kenarından akan su boynuna inip serin bir iz bıraktı. Yazarkasanın altında kaç gündür biriktirdiği poşetlere gözü ilişti. Neredeyse bir hafta olmuştu. Tekrar saatine baktı. Evet, gelecek olsa çoktan gelirdi.

Kasaların çoğunda kimse yoktu. Bayram tatilinde şehir neredeyse boşalmışken hangi aklı evvel bir yapı marketine gidip alışveriş yapardı ki? Olivetti. İşe başladığı günlerde yazarkasanın üzerindeki bu metalik isim kalabalık bir İtalyan ailesini çağrıştırırdı ona. Şöyle filmlerdeki gibi upuzun sofralarda bağıra çağıra yemek yiyen, konuşup gülen, cıvıltılı bir aile. Kasanın off düğmesine basıp kapattıktan sonra döner bandın üstüne birkaç kez püskürttüğü deterjanı kâğıt rulosundan eline doladığı bir tomarla iyice sildi. Sigarasıyla çakmağını aldı, yan kasada oturan kıza seslendi.

“Sema ben sigaraya çıkıyorum.”

Kız kasadan geçirdiği irili ufaklı tornavidalardan kafasını kaldırmadan, “Tamam abla,” diye cevap verdi. “Zaten müşteri az, birazdan ben de gelirim.”

Dışarıda, hırdavat bölümünden tanıdığı iki adam plastik bardaklardan çay içiyorlardı. İsimlerini hatırlayamadı. Başıyla selam verip uzakta bir yerde duvara sırtını verip durdu. Adamlardan uzun boylusu mavi beyaz kareli bir gömlek giymiş, kollarını dirseğine kadar kıvırmıştı. İsmet’in gömleğinin aynısı. Bıyıklı olanı ceplerini yoklayıp sigara paketini buldu, boşalmış olduğunu fark ettiği paketi buruşturup attı ve gelip ondan sigara istedi. Bir şeyler söylemiş olmak için bayramda çalışmaktan dert yandı. Marketin girişindeki kafeteryada gün boyu açık olan radyo kanalında haberleri özetliyordu biri.

Yurdun çeşitli yerlerinde meydana gelen trafik kazalarında… 

Kareli gömleği olan arkadaşına anlatıyordu.

“Bu bayram da bir yere götüremedim bizimkini ama bak gördün mü her işte bir hayır vardır. Bayram sonrası her yer ucuzlar, hem yollar da tenha, daha iyi.”

Sigarasının külü gömleğinin koluna düşüp orada öylece kaldı. Adam fark etmedi.

Kendisi de bir sigara çıkarıp yaktı. Bir güneş parçası gelip önünde durduğu duvarı yaladı. Az yana kaydı. Acaba çocuk da bayram için bir yerlere gitmişti de ondan mı gelmiyordu kaç gündür? Gözleri güzeldi çocuğun. Elaydı galiba. Yeşille kahverengi arasında gidip geliyordu. En fazla on yedisinde olmalıydı. Konuşurken sanki insanın yüzüne değil de çok ötelerde bir yere bakıyordu. Bir ay önceydi ilk geldiğinde. Hatırlıyordu, helisel kanallı punta matkap ucu almış, parasını ödedikten sonra, “Şunlardan alabilir miyim birkaç tane,” diye sormuştu.

Jumbo poşetlerden. Öyle diyorlardı en büyük boy poşetlere. Seksene yüz yirmi santim. Yöneticileri “İdareli kullanın,” demişti, “çabuk bitiyor bunlar.”

“Alabilirsiniz bir tane,” demişti o da. “Fazla veremem, sınırlı sayıda geliyor.”

Utanmıştı çocuk. Katladığı poşeti koltuğunun altına sıkıştırıp acele acele uzaklaşmıştı.

Radyo hava durumunu veriyordu. 

Sıcaklık yurdun iç ve doğu bölgelerinde mevsim normalleri civarında, kuzey ve batı kesimlerinde mevsim normalleri üzerinde seyredecek.

Daha sigarasını bitirmeden Sema elinde sigara paketi ve kola kutusuyla kapıdan çıktı. Saçları beline kadar uzundu. Göğüsleri büyüktü ama inadına üzerine yapışan giysilerden hoşlanırdı. Eğer son dakikada nişanı atmış olmasa geçen yıl evlenecek, onların oturdukları semtte oturacaktı. Durmadan kola içerdi. Nedenini soranlara, “Yemekler kokuyor, yiyemiyorum,” derdi. Oysa asıl derdi kolayla midesini şişirip ince kalmaktı. Sema onun tedirgin olduğunu görünce, “Merak etme,” dedi. “Şu yeni başlayan kız üç numaraya oturdu. Zaten içerisi neredeyse boş.”

O da duvara sırtını yaslayıp elindeki paketten bir sigara çekti. Az ötedeki adamların yanına gitti, ateş istedi. Bir iki laf edip kıkırdadı, konuşurken elinin tersiyle mavi beyaz gömleklinin kolundaki külü silkeledi, sonra geri döndü.

“Bende de vardı,” dedi.

“Ne vardı?” diye sordu kız, yüzündeki yayılmış gülümseme henüz kaybolmadan. Cebinden çıkardığı çakmağı gösterdi.

“İsteseydin ya, bende ateş vardı.”

“Sıcak,” dedi karşıki cevap olarak. “Çok sıcak. Bari bu kadar nem olmasaydı.” Elindeki çakmağı cebine geri koymadan bir sigara daha yaktı.  Başıyla adamları işaret etti.

“Hırdavat’tan değil mi bunlar?”

Sema başını salladı.

“Yakışıklı olanı seramikten. Allah için hoş adam değil mi?”

“Bilmem,” dedi dalgın dalgın. “İsmet’in gömleğinden giymiş.”

“Şu senin çocuk,” dedi Sema durduk yerde. “Kaç gündür gelmiyor artık.”

Şaşırdı. Titrek, kararsız hareketlerle sigarasını ağzına götürüp hızlı hızlı birkaç nefes çekti. Yüzü kızarmıştı.

“Hangi çocuk?”

“Canım anlasana işte, arada bir gelip de Jumbo poşetlerden isteyen. Ufacık bir şey alıyor, çıkarken üç dört tane de poşet istiyor yanında. Benden paparayı yiyince hep senin kasaya gelmeye başladı. Senin yüzün yumuşak tabii. Ne yapacaksa o kadar poşeti.”

Geçen hafta merak edip sormuştu.

“Ne yapıyorsunuz bu kadar büyük poşetleri?”

Gülmüştü çocuk.

“Biriktiriyorum,” demişti. “Anneannemin evini taşıyacağız yakında. İnsan ne çok şeyi doldurur bunların içine. Yatağımın altında saklıyorum hepsini.”

O günden sonra belki kalmaz diye kasanın altındaki dolapta birkaç tane saklar olmuştu. Keşke ismini de sorsaydı çocuğun. Saçma. Ne önemi var ki? Düşünmemeye çalışıyordu. Ama kasadaki o koca poşetler içine dünyayı sığdırmak ister gibi ağzını her açışında ister istemez aklına geliyordu çocuk. Konuyu değiştirmek istedi.

“Biliyor musun,” dedi. “Ben küçük bir kızken hep bir marketin kasasında oturmak isterdim. O bandın üstünden kayan, tamamına asla sahip olamayacağın onca şeye tek tek dokunmak çok eğlenceli olmalı, diye düşünürdüm.”

Sema elindeki izmariti kola kutusuna attı. Kutudan bir cızırtı duyuldu. “İyi ya işte, dedi. “Tam yerine düşmüşsün. Ne şanslısın.”

Elindeki kutuyu ortasından sıkıp çöp kutusuna fırlattı. Arkada radyonun sesi daha kuvvetli duyuluyordu.

Meteoroloji, Akdeniz bölgesinin doğusunda kalan iller için kuvvetli yağış uyarısında bulundu. Hayır, böyle değil, diye cevapladı. Burası gibi değil.

Az sonra ahmakıslatan dedikleri cinsten ince bir yağmur başladı. Adamlardan biri içeri kaçarken öteki, “Durur,” dedi. “Yaz yağmurundan kaçmak olmaz şimdi.”

Gerçekten de çok geçmeden durdu yağmur. Belli belirsiz ıslanan yerler sıcağın etkisiyle hemen kuruyuverdi.

“Oranın havası da aynen böyle,” diye anlatmıştı dün akşam İsmet.

“Bir bakmışsın yapış yapış nemli bir sıcak, sonra aniden gök yarılmış gibi bir yağmur patlayıp rahatlatıyor havayı.”

Sofrayı toplarken söylemişti, “tayinim çıkabilir,” diye. “Eleman açığı varmış, müdür ağzımı yokladı bugün. Rahat edersiniz, hem hayat da ucuz, yer içer bir de üstüne arttırırsınız, dedi. Bir zamanlar bir yakını göçmüş oraya. Üç sene içinde ev sahibi olmuşlar, bir de üstüne araba.”

Elindeki tabakları her zamanki gibi deterjanla köpük köpük ettiği sıcak suya sokarken, “Ama kimseyi tanımıyoruz ki, ne yaparız biz oralarda?” diye sormuştu.

“Hem benim işim ne olacak?”

Tek elini kırlaşmaya başlamış şakağına dayayıp gülmüştü İsmet.

“Aptal olma,” demişti. “Burda kimin var sanki? İnsan istedikten sonra her yere alışır. İşten de ayrılırsın. Zaten verdikleri üç kuruş.

Rakıya attığı buzlar ince bir sis olup bardağına yayılırken sesini yumuşatmıştı.

“Hem ikimiz için de yeni bir başlangıç iyi olmaz mı?”

Ne kadar sıkıntılı bir hava. Açacak mı yağacak mı belli değil. Hem nereden çıktı durduk yerde bu tayin meselesi, diye düşündü.

“Hadi artık girelim,” dedi. “İkimiz birden ortadan yok olmayalım şimdi, belki laf ederler.”

Beriki omuz silkti. Birlikte içeriye yürüdüler.

“Bir keresinde merak edip sordum çocuğa,” dedi Sema.

“Ne işe yarıyor bu kadar çok poşet?” dedim. “Annesi kışlıkları kaldırırken bunları kullanıyormuş. Saçma değil mi? Çeşit çeşit hurç varken.”

Cevap vermedi. Öteki kendi kendine cık cıkladı.

“Tuhaf biriydi anlayacağın. Acaba adı neydi?”

“Olivetti”, kelimesi döküldü dudaklarından. Ancak kendisinin duyabileceği kadar. Kasadaki sandalyesine oturmadan önce çocuk için ayırdığı poşetleri alıp çantasına koydu. Sema oturduğu yerden seslendi.

“Hayrola abla, sen de mi?”

“Yok, ondan değil,” dedi. “İsmet’in tayini çıktı da. Taşınırken lazım olur diye…”

Neslihan Önderoğlu 

Öykü daha önce İzafi dergisinde yayımlanmıştır.