09bab-aa0247601129.jpg

31 Aralık, Cuma

Körfez kentinin nemli ve sıkıntılı havası, kış ayında bile yaz eziyeti yapar adama. Yapış yapış bir ağırlık yürür bu kente ilk gelenlerin üzerine. Derinden yerleşir, bir daha hiç çıkmaz. Hafta başında körfeze demir atan zırhlıların en yüksek noktalarından sallanan bayraklar, Amerikan bandıralı bir silahlı kuvvetin varlığını şehre iyice öğretmişti. İki gün sonra başlayan poyraz ile zırhlı gemilerin başı rüzgara karşı verildiğinde namlunun ucunda kendini bulan körfez kenti gerçek bir tehdit altındaymışçasına polis ve jandarmayı telefon yağmuruna tutmuştu. Bir tehlike olup olmadığını soranlara; “Şehrimize namlusunu çeviren bu namussuzları siz kovmazsanız, ben oraya gelir yedi sülalelerini… ” diyenler eklendiğinde; fırtına ile hassaslaşan telefon telleri artan yükü kaldıramayıp susmuştu. Kent sessizliğe gömülmüş, bir telaş ile bilmediği bir şeye hazırlanmaya başlamıştı. 1930’lu yılları hatırlayanların ruhsatlı ruhsatsız silahlarını ortaya çıkararak, kıyıya yakın evlerinden dağ köylerindeki yazlıklarına taşınmaya kalkmalarıyla şehre yayılmıştı panik…

Ne olursa olsun kaybedecek bir şeyleri olmayanlar, tepelerden, kanal boyundaki derme çatma ama su ve elektriği olan evlerinden kıyıya inmişlerdi. Ceplerinde kavrulmuş karpuz çekirdekleri ve çantalarına doldurdukları ayaküstü yenebilecek eğlenceliklerle tarihe tanıklık etmek ister gibi en iyi kıyafetlerini giymişlerdi. Kıyı boyunun varlıklı evlerinde yanan ışıklar o evlerdeki avizelerin farklılığını, perdelerin modellerinin yeniliğini ve hatta alt katlarda oturanların mobilya takımlarını parlak kağıtlara basılmış fotoğraflar gibi gösteriyordu. Eski postanenin köşesinde bulunan otuz iki yıllık Mavi Büfenin dergilerinde görülen parlak fotoğraflar gibiydi her şey.

Kıyıya paralel caddelerdeki kuaförler arı kovanı misali çalışıyorlardı. Çıraklar toplayacakları bahşişlerle alacakları kot pantolonların hesabını yaparlarken akşamı evde televizyonda dansöz seyrederek geçireceklerini hatta dedelerinin ısrarı ile tombala oynayacaklarını düşünüp akşamın hiç gelmemesini diliyorlardı. Dört saatlik sigara dumanı ve kimyasal kokularla demlenen kuaför çilesinden sonra hesap ödeyen kadınlar sanki sahip oldukları değil de, sahip olmak istedikleri imajı birkaç saatliğine de olsa yakalamış olmanın zaferiyle aynalara gülümsüyorlardı. Kuaför çıkışı en yakın elektrik direğine iliştirilmiş bir zille çağrılan taksilere binerek kendilerini daha da iyi hissettirecek kıyafetlere doğru yola çıkarken akşama gidilecek eğlencede dansöz oynatılmasını istiyorlardı. Ertesi gün yine o dansöze para yapıştırmak isteyen kocalarına küserek evde yaşanan gerginliklere birinin daha eklenecek olması çok da umurlarında değildi.

dernek başkanı Biray 

Biray’ın başkanı olduğu sosyal yardımlaşma derneğinin geleneksel faaliyeti yılbaşı eğlencesi, hep olduğu gibi son dakikaya dek rağbet görmemişti. Ancak kilitlenen hattın tamiriyle öğleden sonra dörtte çalmaya başlayan telefon daha susmamıştı. İki saat içinde 245 bilet satmıştı Biray. “Manyak bunlar!” dedi içinden, etrafına dönüp baktı, kimselerin duymamış olduğundan emin olmak istedi. Haftalar önce teker teker arayıp işyerlerine, evlerine gittiği insanlar onun “SEYYAL TANER’LE YILBAŞI EĞLENCESİ” davetiyelerini küçümser bakışlarla reddetmişlerdi. “Hakikaten manyak bunlar.” dedi içinden. “Nasıl bakacaklar yüzüme merak ediyorum, neredeyse hepsi gelmek istiyor, bir de önden masa istiyorlarmış! Dansöz soruyor bir de kadınlar, manyaklar işte…”

Kış, karlı masal kışlarından değildi ama hava soğuktu. Herkes paltosunun içine gömülmüş, azıcık da küçülme çabası içinde büzülerek yürüyordu sokaklarda. Daha sıkıntılı geçemezdi bir yılbaşı aslında.

dansöz Serap

“Para kazanmak fırsatı diye buna derler diyor babam. Bu gece her zamanki Kanatlı Caddesindeki pavyondan başka dört yerde daha çıkacakmışım. Hem de birinde Seyyal Taner’in arkasından zengin piçlerine göbek atacakmışım. Babam durdu durdu bu sabah dört yerden söz aldığını söyledi. Manyak adam aklın neredeydi. Haftanın yedi günü pavyona getirip götürüyorsun, paramı çekip yiyorsun. Kızıma bakmak zorunda olmasaydım, lanet canıma kıyardım çok zaman önce. Ne var ki anneyim, bakmam lazım bu kıza, annem dayanamadı sana; gitti, sen bana neler yaptın. Kendi kızını kurtlara yem eden adam torununu da sermaye yapar üst kattaki eskimiş orospu Nurcan’a.”

Kentin gece kulüplerinde, restoranlarında, düğün salonu olarak kullanılan mekanlarında bir fiks menü hazırlığı, bir de piyanist şantör ve dansöz arayışı. İnce hatları olan, iyi giyimli genç bir kadın Kanatlı Caddesindeki Nur Pavyona girince içeride bulunan pavyon sahibi, fedailer, garsonlar ve akşam yemeği niyetine içen bir iki adam için hayat duruverdi. Pavyon sahibi Ethem yerinde kıpırdamadan avukat olduğunu düşündüğü bu kadının burada ne işi olduğunu kestirmeye çalışırken, sigarasından derin bir nefes çekti. “Hoşgeldin Hanım, ne arıyorsun?” derken bundan bir kaç yıl önce oğluna ders veren fizik öğretmeninin boşadığı karısını karşısında bulduğu günü anımsadı. O gün de pavyonda hayat durmuştu, tıpkı şu an olduğu gibi. Ethem kadının Seyyal Taner’den sonra sahneye çıkacak bir dansöz aradığını öğrendiğinde önce olmazlandı neden sonra razı olarak saat tam birde bir dansöz ile kulübün kapısında olacağını ama parayı ve bir şişe de viskiyi peşin almadan dansözü sahneye çıkartmayacağını söyledi.

yalnız kadın Nurcan 

“Serap bu akşam kızını bırakacakmış bana, Ethem’in pavyonundan başka dört yerde daha çıkacakmış. Zırhlılardan bir dolu asker bekliyor Ethem, beni de pavyona istedi, tuvaletlere bakacak kimse yokmuş. Serap’ın kızını da alıp giderim artık. Kızın eli iki kuruş para görsün, ben artık eğilip temizleyemiyorum yerleri, lavaboları. Ethem kızı getirmemi özellikle istedi. ‘Serap’ın eli para görsün’ diyor. İster misin Ethem bu kızcağıza bir kötülük etsin. Ben de böyle komşuya emanet edilmiştim halim nice oldu. Bana ne, tasası bana mı düştü. Serap da kızını eski bir orospuya emanet etmeseydi. Yüzüme böyle diyemiyor ama babası dün söyledi, arkamdan böyle çağırıyormuş adımı. Şeytan diyor ki göster ona kimmiş o dediğin, at kızı Ethem’in eline ama yavrucak daha on üç yaşında. Bana ne ya, ben de on dört yaşındaydım, Atiye Abla beni temizliğe diye Nur Pavyon’a getirdiğinde. O kadın bana acıdı mı? O pavyondaki fedailerden biriyle evlenebilmek için yerine beni bıraktı. Napayım ben, bırakmasaydı kızını Serap bana.”

Gün çoktan kararmıştı. Kıyıya inerek yeni yılı karşılayacak olanlara hayretle bakan kıyıdaki evlerin sakinleri, gözalıcı kıyafetleriyle arabalarına binerek kentin iç kısımlarındaki eğlence yerlerine akmaya başladılar. Kentin merkezi ve çevresindeki yerleşim alanlarının sahipleri bir gece için yer değiştirmişlerdi. Bir de dağ köylerine taşınmış bir başka dünya vardı bu gece. Serap kanal boyundaki evinde hazırlanarak babasının taksisiyle Nur Pavyona gitmeden önce komşusu Nurcan Abla’ya kızını emanet etti. Dansöz kostümü içindeyken asla kızını öpmeyen Serap, merdivenleri inerken, yeni yıl dileğinin, bu hayatı bedeli ne olursa olsun değiştirmek olması gerektiğine karar verdi.

Amerikalı onbaşı 

“Lanet olsun bana… Bu kadın ne diyor İsa aşkına… 100 dolar para verdim karşılığını almadan gitmem. Gösterdikleri kız on üç yaşında zaten, ben o yüzü sivilceler içindeki adama daha genç bir çocuk istediğimi söylemiştim. Yüzbaşım buralarda az paraya aklıma getirmeye korkacağım şeyler yaşayabileceğimi söylemişti ama lanet kadının bağırması bitmiyor ki… nereden çıktı bu kadın… sorun para ise vereyim… bir kelime İngilizce de bilmiyor bu yabancılar… şuracıktan bir kurtulsam gelecek seçimlerde cumhuriyetçilere vereceğim oyumu… annemin gittiği pentacostal kiliseye de yüklü bir bağış… Yüce İsa, kutsal Meryem bu kadın elinde bıçakla neden üstüme geliyor. Anlamıyorum ki lanet olası yabancıyı. Yok yok, kesinlikle cumhuriyetçilere oy vereceğim; temizlesinler ülkeyi bu pisliklerden… Yüce İsa aşkına nedir bu hissettiğim sanki bir şimşek ince ince karnıma girdi, azıcık sızladı ama neden artık kadını duymuyorum… Bak on üç yaşındaki kıza yaşlı maşlı dedim ama merhametli de… Nasıl meleksi bir yüzü var üzerime eğilmiş, saçları yüzünü nurlandırmış. Ama meleklerin saçları sarı olur lanet kestane rengi değil…”

Pazartesi sabahı birkaç gün önceki eğlencenin mali bilançosunu dernek yönetim kurulu ile konuşmak için dernek bürosuna giden Biray, diğerlerini beklerken yılbaşı gecesi karşısında dansöz olarak bulduğu ortaokuldan sıra arkadaşı Serap’ı düşünmemeye çalıştı. Parasını peşin ödeyerek, pek çok insanı eğlendirsin diye ayarladığı dansöz Serap.

“Ödünç alındığı için içselleştirilemeyen yılbaşı eğlenceleri biraz özendiğimizden biraz da uyum sağlama hevesimizden giydiğimiz ama bize bir türlü yakışmayan pantolonlar gibi… Garip bir gelenek olmuş yılbaşı kutlamaları memleketimin. Çantamdaki istifa dilekçesini imzalamış mıydım. Bilançoyu yönetime sunup hemen arkasından istifa dilekçesini de uzatırım, aslını ve sekiz fotokopiyi dağıtırım üyelere. Böylesi daha etkili olur. Artık aylarca konuşurlar bunu kuaför salonlarında. Yirmi yıl önce aynı sırayı paylaşırken arka sıradaki subay çocuğu Göksel’e aşık olduklarını birbirlerinden saklayan iki küçük kız çocu…”

Kapıdan hızla içeri giren bir kadın sesi Biray’ın düşüncelerini böldü.

“Haberi okudun mu? Senin ayarladığın dansöz o gece cinnet geçirerek babasını, kızını ve bir de pavyonun ibrikçibaşısı kadını öldürmüş. Gazetede yazmayan ama savcılıkta konuşulan bir şey daha var ki, çok ilginç. O gece Amerikalı bir onbaşı da senin dansözün elinden zor kurtulmuş. Yaralanan adamı gizliden helikopterle İncirlik Hava Üssüne kaldırmışlar. Çok mu aradın bu kadını? İbrikçibaşı dedim de; tam bir Can Yücel şiiri yaşanmış o gece, bilirsin o meşhur şiiri.”

Masal dediğin böyle havada olur
Kış kıyamet dizboyu kar
Üstelik yılbaşı

Bir taksi çekmişler kenara
Işık mışık hak getire
İşin iş dedim masalcıbaşı

Ossaat çaktım ilk kibriti
Elimde tanrısal bir ışık belirdi
Uzatmayalım traşı

Ne nur yüzlü ana ne Noel ağacı
Suratından düşen bin parça
İçerde bir Amerikan onbaşı

Andersen’in Kibritçi Kızı kucağında
Belli derdi yok soğuktan yana
Açılmış kıçı başı

İkinci kibrit mi allah etmesin
Çocuk muyum Andersen miyim ben
Acele kırdım ordan kirişi

Yeni yılın kutlu olsun ibrikçi başı

Aslı Ümmüs Bahadırlı

Notos’ta (9. sayı) yayımlandı.