83143-1620552_574199066004421_345325385_n.jpg

Hırsız ve Burjuva Hüsnü Arkan’ın altıncı romanı. Bu romanda da önceki izlekleri etrafında dolanıyor yazar: gerçeklik/hakikat, inanç, aşk, 12 Eylül… Hırsız ve Burjuva’da bunlara ilaveten, 12 Eylül’den sonraki dönemde biriken sermaye, burjuvazi ve renkli karakterlerin hikayelerini kesiştirerek Haziran direnişine kadar gelen bir Türkiye resmi sunuyor bize. Hem biçim hem de öz bakımından daha kendine has hale gelmiş bir üslupla yapıyor bunu. Mekan İstanbul’un Kuyutaşı Mahallesi ama bununla sınırlı değil. Geleceğin, geçmişin, düşlerin ve katı gerçeklerin uğrayabileceği her yer bir Kuyutaşı Mahallesi çünkü.

Tarih tefekkürden ibarettir

12 Eylül 1980 günü doğan Evren, Evren’in siyasi nedenlerle hapisten çok az çıkabilmiş ama Evren’e rüyalarında bile yol gösteren dayısı Faik, hırsız İsmail, daha büyük hırsız Eyüp (ve babası Salim), Evren’in aşk yaşadığı Gülgün, düşlerinde Chuang Tzu ile didişen Mubah Şirketler Grubunun belkemiği Hadim Bey, Evren’in tek eşit ilişki kurabildiği, komşu kız çocuğu Hülya, kedi Sebahat, devlet için adam öldüren ve yalancı şahitlik yapan Ruhan, Adıyok köpek… İşte tüm bu karakterler bir araya geliyor romanda ve bize ironik bir hikaye anlatıyorlar; gerçek kadar ironik.

Mino’nun Siyah Gülü romanı çerçevesinde yaptığımız söyleşideki bir soruya şöyle yanıt vermişti yazar: Asıl ikbal sahipleri bütün bu olanların uzağında, dışında görünürler. Silah üreticileri, finans sermayesi böyledir. Şimdi artık böyle bir sınıf yokmuş gibi davranılıyor. Televizyonlarda konuşanlar burjuvazi kelimesini on dokuzuncu, yirminci yüzyıla hapsedip, onu geçmişte kalan toplumsal bir görüngü olarak gösteriyorlar. Burjuvazi neredeyse, ninemizin sandıkta unuttuğu tertemiz bir başörtüsü haline geldi.

Arkan, yeni romanında burjuvaziyi, burjuvaziyi meşru kılan sistemi kişisel hikayelerin ortaklaşa oluşturduğu bir bütün halinde anlatıyor. Ninemizin sandıkta unuttuğu tertemiz bir başörtüsü değil burjuvazi. Televizyon izleyişimizde, çağrı merkezlerinde, berberde, bakkalda ve hatta düşlerimizde bile boy gösteriyor.

Patronu Eyüp Bey, kendisini şenlendirmek için anlattığı hikayelerinin birine (Kanuni hakkında olan) inanmayınca şöyle diyor Hadim Bey: “Bunun diğer Kanunî hikâyelerinden ne farkı var? Onlar da uyduruyor, ben de uyduruyorum.” (s. 51)

Evren’in, komşu kızı Hülya’nın anlattığı bir hikayenin gerçekliğini sorgulaması üzerine kız “Tabii ki gerçek ve tabii ki uyduruk. Bu ikisi arasındaki farkı nereden bileceksin ki?” der. (s. 68) Haklıdır.

Hüsnü Arkan, sermaye birikimine (hırsızlığa) attığı keskin bakışı, düşlerle, yukarıda bahsedilen “uyduruk ve gerçek” hikayelerle, Ceza’dan Walt Whitman’a alıntılarla yumuşatıyor ve harmanlıyor. Alıntılar romana çok yerinde yerleştirilmiş. Söylenebilecek tek şey: sayfa altlarında dipnot şeklinde değil de romanın bitimine notlar olarak konulabilirdi kaynaklar. Merak eden okur, roman bitiminde de görebilirdi alıntıların kaynaklarını.

Burjuvazi, tarihi öncesiz ve sonrasızmış gibi bir hale sokmaya çalışır. Nedenler, gerçekler silikleşir böylece. Arkan, bu hafızasızlığa karşı 12 Eylül sonrasında bankaların ve holdinglerin yönetim kurullarında yer alan paşaların listesini veriyor söz gelimi. Bunun bir roman olduğunu unutmadan, estetize ederek ve yukarıda anlattığımız renkli hikayelerle dengeleyerek…

Bir mitos olarak aşk

Patronlarının kriz dönemlerini fırsata dönüştürmelerinde kilit rol oynayan Hadim Bey, hayatta tek gerçek ilişki kurduğu Ian’la da konuşur düşlerinde. Bu Ian, bağımsızlığı bir İrlanda kıyısından şarkılarla emziren Ian Anderson değildir;  Hadim Bey’in çok özlediği bir arkadaşıdır.

“İan, mitoloji haline gelen şeyleri ya da şeylerin mitoloji haline gelmesini katlanılmaz buluyordu. Aşkı kışkırtmak için söylenen sözler, gerçekliği örtbas etmekten başka bir işe yaramıyordu. Tutkuyla sevişen iki insan şiirselliğe ihtiyaç duymamalıydı. Şiirselliğin de onlara ihtiyacı yoktu. Güzel şeylerin alınıp satılabilir hale gelmesini sağlayan şey, insanlardaki tutku eksikliğiydi.” (s. 192)

Ve devam eder, flütsüz Ian: “Aşk soyut bir kavram değildir, Hadim. Sevişmektir. Boşaldıktan sonra soyut kavramlar sözlüğüne tıktığın, sonra arada bir açıp bakarak, sözcükleri yan yana getirerek içten olduğuna inandığın düşünceler doğurmak değildir. Hele hükümetten, dinî otoritelerden ve edebiyat camiasından akrabaları olan itibarlı bir komşu hiç değildir.” (s. 193)

Romanın baş kahramanı Evren de Ian’a yakındır bu konuda. Aşkı Hazırlık ve Planlama, Elleme, Bitişik Nefesler ve Sonuçgibi aşamalara ayırır. “Sonuçtan sonraki süreç ise, bir dahaki ellemeye kadar geçen zamanın şiirsel doğasını besler ki, geçmiş çağlarda olduğu gibi bugün de birçok insan gerçek aşkın bu zamanı anlattığına inanır. Çünkü şiirler, şarkılar ve unutamadığımız zevk anlarını üstü kapalı bir biçimde hatırlatarak bilinçaltımızı evcil bir hayvana dönüştüren diğer şeyler, Evren’in ellemeyle başladığına içtenlikle inandığı kaba aşkını, bütün insanî hikâyelerde görüldüğü gibi kutsal bir hale getirir. Çünkü biz kutsallıklar olmadan yaşayamayız.” (s. 164-165)

Kutsallıklar olmadan yaşamayan insanlar olarak aşkı mit haline getirmişizdir. Daha başka birçok şeye yaptığımızı yapmışızdır yani.

Hadim Bey’in düşüncelerinde ise sermaye biriktirenlerin mitlerini okuruz. Nasıl inceliklerle biriktirdiklerini, ne zorluklara katlandıklarını. Yönetim kurullarında yer verdikleri amiraller sayesinde OYAK ihalelerini ne zorluklarla alırlar! Hadim Bey, şirketin başına kadına ve içkiye düşkün Eyüp Beyi değil, yoğun işlerinin arasında bile namazını ihmal etmeyen Şükrü Beyi getirir. Şirketlerin selameti için. (Son on yılda ne kadar büyümüşlerdir, tesadüf!) Eyüp Bey’le dışarda yedikleri zaman, Eyüp Bey’e portakal suyundan başka bir şey içirmemesi de yine bu zorluklardandır. Burjuvanın ortakları değişir, Hadim Bey bunu iyi bilir.

Romanın omurgasında aşkın büyük bir yer tuttuğu söylenemez. Hem neden öyle olsun? Bilmemiz gereken şeyler aşkla sınırla değildir. Arkan, Radikal Kitap ekine verdiği söyleşide şöyle demiş:

“1980 darbesi, “aşk”ı besledi mi yoksa onu da bastırdı mı?

Bu soru aklıma İlya Ehrenburg romanlarını ve bir de Louis Aragon şiirini getirdi. Mutlu Aşk Yoktur ya da Paris Düşerken… Ama bütün bunlar bana şimdi çok anlamsız geliyor. Çok daha yakın duygular var. Okurlara sol hareketin deneyimlerini, Kürtlerin son otuz yılda yaşadıklarını okumalarını öneririm.”

O zaman biz de işe, Hüsnü Arkan romanını bilenlerin çok sevecekleri, belki de en sert romanı olan Hırsız ve Burjuva’yı okuyarak başlayalım mı, ne dersiniz?

Onur Çalı

BirGün Kitap’ın 147. sayısında yayımlanmıştır.