b2784-10431704_10152222514714440_2037757442477187586_n
Ebru Gedik Askan

Ben kapıda beştaş oynuyordum, annem o sırada damda ağlıyordu. Sesini aşağıdan bile duymak mümkündü. Artık gizleyemiyordu hıçkırıklarını, öyle ki bazen hüngür öğür ağlıyordu. O ağlarken kamyonlar, kamyonetler, minibüsler, artık kim hangi aracı bulduysa, geçiyordu yükleriyle. Nereye varacağını bir şoförün, bir de babaların bildiği yollara doğru gidiyorlardı nazlı nazlı. Nazlıydılar çünkü içindekiler henüz sıkı sıkı bağlıydılar bıraktıklarına. Yanlarına alabildikleri birkaç döşek, halı, üç beş parça tencere-tava… Onlara yetmiyordu ki! Geride yıllar yılı, dededen babaya, babadan oğla emek vere, ter döke edindikleri, karınlarını doyuran topraklarını, bahçelerini, kimi zaman şenlikten kimi zaman isyandan zirvesini bile gördükleri dağlarını, tepelerini, kendilerini, yavrularını besleyen hayvanlarını, yüzyıllarca dilden dile dökülen masallarını, türkülerini de bırakıyorlardı. Zaten daha kıymetli eşyalara sahip olanlar çoktan gitmişlerdi, daha dumanlar tütmeye başlamadan.

Anam her dumanı gördüğünde, her kamyon sesini duyduğunda dama çıkıyordu. “Gitmem, vallahi de gitmem, billahi de.” diyordu ya, bilmiyordu yazgımızın yazıldığını, bunu yazanların hiç de öyle annem ne der diye düşünmediklerini. O hala kendi gerçekliğindeydi, inanamıyordu, olamaz sanıyordu, bunlar kötü bir masalcının uydurduğu, kendisinden de kötü, çok kötü hikâyelerdi, gerçek olamazdı. Ama o kör olasıca dumanlar, o yüklerinden gayrimemnun kamyonlar yok muydu, onlar bir türkü tutturmuş, bağıra bağıra çığırıyordu; “Unut tüm bildiklerini, gazap geliyor, kaçmalısın, kendin için değilse de ailen için.”

Anam da giderken böyle demişti bana; “Aniğim, ailemiz için yapıyoruz bunu gurban olduğum.”

***

Baba telaşla gelmişti kahveden. Son zamanlarda yapabildiği şeyler gitgide azalmıştı; bir gün muhtar haber salıyordu tüm köye, “Yaylalar yasaklı, aman ha hayvanları çıkarmayın, gözünüzün yaşına bakmazlar.” Ertesi gün, bir koruyup kollayan çıkıp böğürüyordu meydanda, kimsenin onun etrafına toplandığı, ona baktığı, onu gördüğü bile yoktu ya biliyordu kendisini dinlediklerini, omzuna attığı siyah canavara dayana dayana, sesinin gücünü, bedeninin azametini ondan ala ala haykırıyordu yeni emirleri: “Kızkaçıran tepesinden ötedeki tarlalar sürülmeyecek, ekinler toplanmayacak, oraya adım atılmayacak!”, kahveden homurtuları duyunca, eli o kara büyücüye, o ağzından ateşler çıkarana gidiyor, onu sanki dünyanın en güzel perisiymiş gibi okşuyordu, anlıyordu ahali, görmese de, bakmasa da anlıyordu, tekrar suskunlaşıyorlardı o vakit, ortalıkta sadece oynadıkları taşların ıstakaya vuran, masaya çarpan sesleri kalıyordu, o taşlarla ediyorlardı küfürlerini.

Köyün diğer erkekleri gibi baba da böyle bir emir sonunda iyice boş kalmıştı, evden kahveye-kahveden eve gidip geliyor, elde kalan son şeyleri tüketiyordu, gün geçtikçe de kendine bakmaz olmuştu, sakalları uzamış, gözlerinin akı görünmeyecek kadar şişmişti eli yüzü. O şişliklere bir toplu iğnecik olsun batırsam, şöyle canını acıtmadan, sanki o eski yüzüne kavuşurmuşuz gibi geliyordu bazen ya ne baba o balon olmuş şişlikleri patlatmamıza izin veriyor ne de onlar sönüp küçülüyordu. Artık babayı tanıyamaz olmuştum, her kahveden gelişte sanki yüzü iyiden iyiye kapanıyor, eskisinden daha da kavruklaşıp kararıyordu, ben de korkar, o eve geldiğinde küçük kardeşimi oynatıyorum bahanesiyle ortalıktan kaçar olmuştum. Ama bu seferki gelişi başkaydı, gidemedim bir yerlere, yerimde öylece çakıldım, ben öylece donayazmışken, etrafımda insanlar akıp gidiyor, seyircisinin bir tek ben olduğu ağır çekim bir film dönüyordu. Baba, o haşmetinden, bizlere bir şey hissettirmemek, hala evin otoritesi, direği her ne idiyse, onu koruduğunu göstermek için oynadığı rollerden sıyrılmış, tüm korkuları, telaşı ve bilinmezliğiyle, damdaki anama seslenmişti.

“Ne var ne yok topla!”

Kısa bir tereddüt geçirdikten sonra bundan vazgeçmiş, “En çabuk nasıl toplanır, ne alınırsa onları al!” demişti kararsızlık içinde.

Anam babayı duymazdan gelmişti. Hiç yerinden kıpırdamamış, öylece uzaklara, yaylalara, o üstüne kaç yitik sevda şarkısının yazıldığı dağlara bakıyordu. Kaç zamandır söylüyordu gidenler, bekleme orada daha fazla, bu çocuklara acı, gidin artık diye. Ama annem inat kadındı, inadı bilmediğinden geliyordu, ben burada böyle durur, direnirsem, bana bir şey olmaz, dirayetimi, gücümü görürler de dokunamazlar sanıyordu. Oysa dumanlar gitgide yaklaşmış, köy iyice ıssızlaşmıştı. Babanın telaşına, korkusuna ve tüm gücünü yitirişine bakılırsa o son emir de gelmişti. Ateş yakındı, yanmak istemiyorlarsa… Gidilecekti.

Gidilecekti ya nereye? Kimse soru soramazdı, bir abdal yahut bir deli sorduğunda bu soruyu, siyah canavar birden iştahlanıyor, kendisine muazzam bir sofra kurulmuşçasına, o tek sivri dişiyle karşısına ilk çıkan erkeğin karnından bir parça eti koparıveriyordu. Diğerleri kaçsa, korksa, öfkelense de biraz olsun rahatlıyorlardı da, durduramadıkları, köylerine nerden gelip ne vakit böylesi canavarlaştığını bilemedikleri bu azgının etrafa ateşler salmadığına şükredip o doymak bilmez açlığının bir süre olsun bastırıldığına razı oluyorlardı. Bu bir ritüel gibi olmuştu, tanrısına kurbanlar sunan yerliler gibiydik, oysa tanrı bellediğimizin ne bize rahmeti vardı ne de merhameti. Ola ki sorular bitmez, bir abdal yahut bir deli içindeki hınca, hırsa ya da alelade merakına kurban gidip dahasını da eşelemeye kalkarsa, işte o zaman çok kötü şeyler oluyordu, çok çok kötü. Onu da görmüştü bu köy. Ondan beri zaten ne abdal kaldı ne deli, erkekler soru sormaz olmuştu, kadınlarsa susamayandı. Acı boğaza gelince nasıl susulsundu; o zılgıtlar, o ağıt dolu türküler boşuna mı yakılmıştı bu topraklarda, onlarla içlerini boşaltmaya çalışıyorlardı.

Anam da tutturdu bir zılgıt, kalktı yerinden ağır usul. İndi yanıma, toza ota bulanmış başımı okşadı, benim sarıkızım diye, “bu hayvanlardan ne farkın var senin, git çeşmeye de başını yun” demedi ama, öptü o kirli paslı başımdan.  Çıkardı yemenisini, babanın ne yapıyorsun der gibi ona doğru attığı adımı görmeden, fark bile etmeden. Yere çöktü, toprağı avuçlayıp doldurdu yemenisinin içine, sonra şefkatle bohça edip fistanının içinden göğsünün arasına koyuverdi en kıymetlisini. Oyalanmadı daha fazla bahçede, babanın her zamankinden farklı olduğunu o da anlamıştı, ikisi de içeri geçti. Biraz sonra abimin sesi geldi; o çocuksu, o cıvıltılı sesini kaybetmişti bir süredir, ara ara kısılan, ara ara kalınlaşıp ne dediği anlaşılmayan, henüz doğru notayı bulamamış, akordunu tutturamamış bir saz gibi bağırıyordu abim: “Yanınızda beni de götürmezseniz, yakarım buraları, vallah da yakarım billah da!”  Bense bir şey diyemedim. Yakamazdım buraları, dalına çıkıp uzandığım ağacını, kendime çamurdan evler yaptığım toprağını, yazın mahalleden çocuklarla dama çıkıp yattığım, yıldızlarından kendime resimler çizdiğim… Yakamazdım işte daha ne söz edeyim.

Ama o gün yandı içimde bir ateş, hiç de sönmedi, çok uğraştım sönsün, bitsin geçsin de ben de normalleşeyim diye. Ağlarsam söner sandım uzun süre, ama insanın içinde bir kere o ateş yanmasın, gözyaşlarını yitiriyor, kuruyormuş.

***

Anam yanıma gelip “Ailemiz için…” dediğinde, çakıldığım yerden sökülüverdim, elimin acısını da o an duydum ilk, beştaş oynağım taşlarla yumruk etmişim elimi, sıkı sımsıkı, attım onları cebime, vurdum kendimi nenemlerin yoluna.

Ebru Gedik Askan