c43eb-bmuhkwliiaatiwz

Nuri Bilge Ceylan’ın son filmi Kış Uykusu, Türkiye’de son yıllarda tartışılan o denli çok başlığı içinde barındırıyor ki eminim bu film üzerine sayfalarca yazılacak ve tartışılacaktır. Film, ironik bir şekilde Aydın ismiyle sembolize edilen, Türkiye’de aydın kimliğinin kendi halkına olan yabancılığı meselesinden, onun tam karşısında konumlandırılan ve polis olmak isteyen çocukla simgelenen başka bir kimliğin sınıfsal kökenlerine ve kültürel kodlarına kadar pek çok politik imada bulunuyor. Aydın karakteri bir bakıma Onur Ünlü’nün filmi Celal Tan ve Ailesi’nin Aşırı Acıklı Hikâyesi’nde karikatürleştirilen anayasa profesörüne benziyor.

Politik göndermelerinin yanı sıra, ikili ilişkilerde, mevzi kazanmak adına girdiğimiz ego savaşlarında, en yakınlarımızın en iyi bildiğimiz yaralarına ne denli acımasızca bıçak sapladığımıza dair pek çok “insanca” tarafımıza da büyük bir ustalıkla değiniyor.

Ayrıca filmin uzun süresine rağmen, ilgiyi sürekli canlı tutan bir anlatımı, görüntü kalitesi ve üst düzeyde oyunculukları olduğunu da söylemeden geçmek mümkün değil.

Ben yukarıda sözü geçenlerin hiçbirinden değil de filmde referanslarını edebiyattan alan başka bir başlıktan bahis açmak istiyorum. O da yapıp ettiklerimizde, aldığımız kararlarda kendimizle baş başa kaldığımızda bize doğruyu fısıldayacağını varsaydığımız iç sesimizin, yani “vicdanımızın” verili üretim ilişkileri, dolayısıyla mülkiyet ve sınıf ilişkileri karşısında bir yanılsamadan ve belki de sade bir yalandan ibaret olup olmadığı meselesi.

Yönetmen filmin senaryosunu yazarken, Ebru Ceylan ile birlikte Çehov’un Karım adlı öyküsünden esinlendiklerini söylüyor. Hatta Aydın ve karısı Nihal arasındaki en önemli diyaloglar hikâyeden neredeyse olduğu gibi alınmış.

Aydın da tıpkı Çehov’un öyküsündeki feodal bey Pavel Andreyiç gibi, başlangıçta vicdanı rahat bir karakter. Çünkü ona miras kalan mülklerin kirasını almakta, küçük bir otel işleterek çalışmakta, kiracılarıyla bir sorun yaşadığında da hukukun kendisine verdiği hakları kullanarak, icra marifetiyle kiracılarından borçlarını tahsil etme yoluna gitmektedir. Mevcut hukuk düzeni içerisinde hırsızlığa, hakkının yenmesine ödün vermeyen, bunu da yasaların ona verdiği çerçevede yapan makbul bir vatandaştır kısacası. Üstelik bir entelektüel olarak yaptığı çalışmalarla o denli meşgul, bu konuda öylesine kibirlidir ki zaten bu maddeci dünyanın tamamen dışındaymış, kiracılara gönderilen icra memurlarının farkında değilmiş gibi davranmayı seçer. Çıkar ilişkilerinin tamamen dışında, adil, hak gözeten ve erdemli bir insan olduğuna dair inancı öylesine kuvvetlidir ki kiracıları arasında yoksul ve çaresiz bir ailenin sokağa atılma ihtimali belirdiğinde bile hak bilirliğinin sorgulanmasına izin vermez. Diğer taraftan, Aydın’dan nefret ettiği halde ondan ayrılmaya gücü yetmeyen karısı Nihal kırılan onurunu tamir etmek ve kendisini işe yarar hissedebilmek adına kasabada bazı yardım faaliyetlerine girişmiştir. Aydın ise hiç de umursamadığı halde, sırf karısını kontrol altında tutmak amacıyla bu yardım faaliyetlerinin içine girmeye kalkışır. Bir köy öğretmeninden mektupla gelen yardım çağrısı ise yine bu iki karakter arasında yaşanan ego savaşı nedeniyle cevapsız kalır.

Çehov’un öyküsünde yer alan Pavel Andreyiç karakterini, “ruhundaki tüm boşluğa, kabalığa” rağmen en sonunda yumuşatan, onu kendisi ve ahlak anlayışıyla yüzleşme noktasına getiren karısı Natalya’ya duyduğu aşk olur. Kendisini karısının gözleriyle görmeye çabalar hikâye boyunca, büyük konağının odalarında gezinirken karısının bakışları ona hep “aşağılık bir herif” olduğunu fısıldar. Filmin sonunda Aydın da öyküdeki tiradın aynısını okuyarak evine döner, karısını bırakıp gidemez. Ancak Aydın’ın öyküdekine benzer bir ahlaki yüzleşme yaşayıp yaşamadığı filmin sonunda biraz belirsiz bırakılmıştır. Bu konuda filmde en belirgin ipucu, Aydın’ın satın aldığı ve yakalanışı sırasında umutsuzca çırpındığını izlediğimiz yılkı atını serbest bırakması (at üzerindeki mülkiyet hakkından vazgeçmesi) ve yine Aydın’ın vurduğu tavşanı can çekişirken izlediği sahneler olabilir.

d374e-010757.jpg-r_640_600-b_1_d6d6d6-f_jpg-q_x-xxyxx

Diğer bir referans öykü ise Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşler romanında vicdanı ve inancı temsil eden Alyoşa ile romanın sonunda ölen küçük çocuk İlyuşa ve onun babası arasında geçenlerdir. Filmin en başında, Aydın’ın sorun yaşadığı kiracısının küçük oğlu İlyas, tıpkı İlyuşa’nın Alyoşa’ya saldırıp taş atması gibi, Aydın’ın arabasına taş atıp camını kırar. Hem filmde hem de romanda bu öfkenin sebebi gözleri önünde babasının dövüldüğünü gören bir çocuğun kırılan gururudur. Romanda Alyoşa’nın oldukça yoksul olan bu aileye yardım amacıyla vermek istediği parayı, baba çok ihtiyacı olmasına rağmen, oğlunun kırılan gururu nedeniyle daha fazla aşağılanmasına dayanamadığından alamaz ve buruşturup yere atar. Filmde benzer bir sahneyi Nihal ve küçük İlyas’ın babası arasında izleriz. İlyas’ın babası parayı almayı dramatik bir jestle reddederek Nihal’in vicdanını temizleme çabasını boşa çıkarır ve onun ahlak anlayışını da -filmin başında Aydın’a yaptığı gibi- mahkum eder.

Filmle ilgili Radikal Gazetesi’nde yayınlanan yazısında Fatih Özgüven, Katherine Mansfield’in Garden Party (Bahçe Partisi) hikâyesinde yüze vurulan vicdandan bahsetmiş. Türkçe’ye Bahçede Eğlence adıyla da çevirilen bu öykü gerçekten de filmin sınıfsal konumlar karşısında, vicdanla ilgili inançsız tutumuna iyi bir örnektir. Alt sınıftan komşularının evinde cenaze varken bahçelerinde hazırladıkları eğlenceyi yapmaktan vazgeçmeyen üst sınıf bir ailenin tutumu, en insani tavır olması gereken bir erdemin (cenazeye saygının) bile sınıfsal farklılıklar karşısında nasıl tuzla buz olduğunu anlatır.

Filmdeki bir diğer önemli edebi referans ise (aklımda yanlış kalmadıysa) Shakespeare’den yapılan bir alıntıdır: “Vicdan sadece zenginleri korkutmak için söylenmiş bir yalandır. Bizim gerçek vicdanımız kollarımız ve kılıçlarımızdır.”

Verili mülkiyet ilişkileri ve onları koruyan yasalar, bizi bir yandan düzenin özüne ilişkin sorunlara yabancılaştırır, üzerlerini örterken bir yandan da bu yabancılaşma içinde kendimizi daha iyi hissetmek, egomuzu tatmin etmek ve belki de sadece Shakespeare’in söylediği gibi kötülüğün bir gün bize döneceğine dair duyulan korku adına vicdanlı davranmaya çalışırız. Oysa yapılan tüm o yardım toplama faaliyetleri, yoksullara verilen sadakalar aslında çelişkili ve ikiyüzlü bir ruh halinin ötesine geçememektedir film boyunca. Aslında Çehov’un öyküsünden farklı olarak, Aydın’ın “boş, kibirli, kaba ruhu” kadar Nihal’in küçük burjuva hayırseverliği de mahkûm edilmektedir Kış Uykusu’nda.

Son yıllarda Zeki Demirkubuz ve İranlı yönetmen Asghar Farhadi’nin filmleri ile birlikte içinde taşıdığı ahlaki tartışmalar bakımından en çok ilgimi çeken filmlerden biri oldu Kış Uykusu benim için.

İyi seyirler!

Funda Mendeş