451cf-indir-1-9b1c-8a6d-0d6c
Uzaklara bakıp bakıp karar verememek!

Kış Uykusu’nu izlerken terledik, evet. Çünkü Büyülüfener (Kızılay) sağ olsun, havalandırmayı çalıştırmadı, en büyük salonda, tıklım tıkış ve ter içinde izlemiş olduk filmi. AVM içinde sinema istemiyoruz, tamam, ama böyle de olmaz ki!

En Baştan Çok Önemli Not: Bu bir eleştiri yazısı değildir. Onu yapmak için gerekli sinema bilgisinden, maalesef (ya da iyi ki), yoksunum. Bu yazı bir okurun/izleyicinin, Nuri Bilge Ceylan’ın (bundan sonra NBC olarak geçecektir) son ve Altın Palmiye ödüllü filmi Kış Uykusu üzerine alçakgönüllü izlenimleridir. “Bize ne senin izlenimlerimden oğlum” diyecek olan zahmet etmesin. Ayrıca, “sanat filmi” düşmanlarının ya da ödüllü eser aşıklarının/hayranlarının okuması da tavsiye olunmaz… (Çünkü bu yazı kendini “beğenmemekle” var eden ergenimsi ruh haliyle yazılmadığı gibi, “abi çok iyi yaaa” coşkunluğuyla da yazılmamıştır.)

(Burada bir parantez daha açmak farz. Milli gurur saikiyle, daha izlemeden filme toz kondurmayanlar, NBC’nin ödül konuşmasına takılanlar, bununla oyalananlar: öfff! size be kardeşim)

Memleket yarı açık cehennem gibi. Öyle bir saçmalık, öyle bir meşruiyetle hüküm sürmekte ki herhangi bir şeyi kendi mecrasında, sakince ve doğru algılayarak konuşmak –neredeyse– imkansız hale gelmiş durumda. Bu “herhangi bir şey” içerisine maalesef sanat eserleri de dahil. Yine de bu fasit daireyi kırmanın yolu yazmak, konuşmak. Başka çaremiz yok!

Dikkat: Yukarıda bahsettiğim, bir sanat eseri karşısında takınılan iki tipik tavır, pek sağlıklı olmasa gerek, değil mi!

46fe1-kis-uykusu-2014-fragman-7401806-9050-640x360-1555-1d02-7668
En sevdiğim ikinci imam ve yeğeni!

Bir sanat eseri ne anlatır, ne söyler bize? Neden yapacak onca güzel şey (bira içmek, boş boş oturmak, uyumak, sevgiliyle konuşmak, yemek yemek, vs) varken zahmete girer de bir sinema salonunun havasızlığına mahkum ederiz kendimizi? Aslında bu sorunun yanıtı, eseri yaratan kişi (sanatçı da deniyor) açısından sorulursa da yaklaşık olarak aynı yere varır; eğer dünyayı değiştirmek gibi romantik hülyalarınız yoksa, hazdan başka bir şey yoktur varmak istediğimiz yerde. İstek ve haz. Siz inanmayın yazarlık kurslarının ya da hocaların/abilerin/koçların söylediklerine, bir sanat eseri yaratmanın en temel koşulu istemektir. Değil mi ki yaşamın temeli bile istemektir; istemezseniz yaşamamayı seçebilirsiniz. Uzatmayalım. Sanat ürünü üretenin ve bu eseri tüketenin (tercihen yeniden üretenin) ortak durağı hazdır. Neyin hazzı? Evrene, insana, her şeye dair bir anlama, keşfetme, sezme çabasının hazzı. Ve hazdan sonra sorgulama başlar. Sanat tüketicisinin yapması gereken, yukarıda andığım iki sakat tavırdan sıyrılıp serinkanlı bir muhasebeye girişmektir. Her sanat tüketicisinin kimsenin müdahale edemeyeceği bir beğeni dünyası vardır. Bu dünya içerisinde, klasikleşmiş, değerli, iyi eserler bir çırpıda, tek bir sözle yerle bir olabilir. Bu sadece, bu dünyanın efendisi olan kişiye ilişkindir, başka kimseyi bağlamaz. Çok nesnel, altı doldurulabilir gerekçelerle desteklenmeyebilir de bu beğeni dünyası. Okudukça, izledikçe ve yaşadıkça beğenilerimiz oluşur, değişir, yeniden yıkılır, kurulur… Sürekli yeniden kurulan bu beğeni dünyamızın incilerini arkadaşlar arasında rahatça saçarız. Ve fakat internet, uluorta ahkam kesme imkanı da veriyor bize. Öyleyse buyrun Kış Uykusu’na!

1. Daha fazla dolandırmayayım: NBC, çok sevdiğim bir yönetmen değil. İlk filmi Koza hariç tüm filmlerini izledim, takip ettim. Ama Uzak dışında, hiçbirine de ısınamadım, sevemedim. Uzakmuhtemelen tek sevdiğim filmi olarak kalacak. Uzak’ın senaryosuna bir edebiyatçının katkısı olduğu için belki, bir fark var o filmde.

2. Kitabın ortasından konuşmakta fayda var: Kış Uykusu, güzel görüntüler eşliğinde, ortalama oyunculukla, sahicilikten uzak bir hikaye anlatıyor. Fragmanlar gibi anlatımlar, açılıp açılıp kapanıyor. Şunu da söylemeli; her sanat eserinin temelinde anlatmak/göstererek anlatmak vardır, yani hikaye, yani tahkiye sanatı. Her sanat, kendi disiplini içerisinde bunu yapar aslında. Bazen boyalarla, bazen görüntülerle, bazen harflerle. İşte Kış Uykusu’nun arazı da burada başlıyor. Nasıl demeli, kabalaşmadan: Afilli cümleleri bir araya topladığınızda nasıl roman olmuyorsa (ki bizim memlekette o da oluyor ya, neyse), güzel görüntüleri ve iyi yazılmış diyalogları birleştirdiğinizde de…Öyle işte!

3. Oyunculuklara gelince; belki gıcık ve yalnız kızkardeş rolünü Demet Akbağ; her anını Shakespeare oynarmış gibi yaşayan Aydın rolünü Haluk Bilginer; kasabanın serseri çocuğunu (ya da problemli ama gururlu babayı, nasıl isterseniz) Nejat İşler oynamasaydı, her şey bir nebze daha katlanılabilir olurdu. Belki.

Yeri gelmişken, saydıklarım dışındaki oyunculuklar iyi aslında. Ama özellikle Suavi karakterini oynayan Tamer Levent’e şapka çıkarmak isterim. Ayrıca, hikaye sanatı açısından bakarsak, filmdeki en sahici karakter de Suavi. Tabi, Ayberk Pekcan ve Serhat Kılıç’ı da anmadan geçmek olmaz, başarılılar.

4. Elbette, Altın Palmiye almış bir filmden bahsediyoruz. Yani iyi bir film olduğuna şüphe yok. Sonuçta bu ödül, bizim memlekette verilenlere benzemez. Aynı jürinin bütün yarışmalarda köşeleri tuttuğu bir tezgah yok, en azından. Çok şükür!

792a6-indir-2-08e1-4a65-4255
Yaralı av hayvanları gibi kıstırılmış, canı ölesiye sıkılan ve ara ara tirat atan ev hanımı!

Funda Mendeş, buradaki yazısında, filmin edebiyat referanslarını çok iyi anlatmıştı; tekrara düşmeyeyim. Umalım ki NBC ve eşi Ebru Ceylan hanımefendi, Çehov okuyup okuyup yeni filmler yapsınlar (Anton abi, sen nelere kadirsin!). Hatta ben Çehov’un mektuplarını çevireyim bir an önce, belki Türk sinemasına bir türaplık katkımız olur böylece.

Velhasıl kardeşim, sanatseviciliğime yine yenik düşüp yeni bir NBC filmi izler miyim? Herhalde yine izlerim, yine böyle bir yazı yazarım, kısmet!

Onur Çalı