“Her şeyin çok hızlı tüketildiği şehir yaşamından çok, zamanın daha ağır aktığı taşra yaşantısı içinden hayata bakmayı ve o coğrafyanın, oradaki zamanın, yaşantının sesini dinlemeyi seviyorum.” diyor Senem Dere.

Akköy dergisinin, 15. yılına özel 80. sayısı için söyleşmiştik Senem Dere’yle. Öyküye emek veren, (bütün iyi yazarlar gibi) edebiyatı yaşamının bir parçası yapmış iyi bir öykücüyle yapılmış bir söyleşi okuyacaksınız… Onur Çalı

d0f0e-1940112_636618273071622_450498268_n.jpg
Senem Dere

2009 yılında yayımlanan Hülya Saat’ten sonra, 2013 yazında Yağmur Gölgesi Ayizi yayınları arasında çıktı. Biraz fazla bir ara mı oldu, bundan sonraki kitap için bu kadar bekleyecek miyiz?

Aslında Yağmur Gölgesi’ndeki öyküler, Hülya Saat’ten iki yıl sonra dosya haline gelmişlerdi. Ancak dosyanın yayımlanma süreci uzun ve sıkıntılı geçti. Maalesef dosyanın sadece okunması bile (dosya bir yerlerde kaybolmadıysa) aylar sürebiliyor ve kitabınız daha önce büyük bir yayınevinden çıkmamışsa ya da adınız öyle pek duyulmamışsa dosyanızın okunması yayınevlerince bir lütuf olarak görülebiliyor.

Bundan sonraki kitap ne zaman ortaya çıkar bilemiyorum.  Zor yazan, çok didikleyen, yazdıklarını kolay bitiremeyen biriyim. Bir de hayat yeterince hızlı; yaşla ya da yorulmakla ilgili belki, gittikçe daha yavaş yaşamaktan yana duruyorum. Sonra, “kitabım çıktı, unutulmadan hemen yeni bir kitabım çıkmalı” kaygısına düşmeden, yazmaktan aldığım hazzı kaybetmeden yazmak istiyorum. Dolayısıyla yeni kitabın ortaya çıkması kısa sürede olmayacak gibi…

İlk kitapta da Yağmur Gölgesi’nde de mekan olarak taşranın ağır bastığını görüyoruz. Senem Dere öykücülüğünün taşra ile ilişkisi devam edecek mi?

Demin de dediğim gibi her şeyin çok hızlı tüketildiği şehir yaşamından çok, zamanın daha ağır aktığı taşra yaşantısı içinden hayata bakmayı ve o coğrafyanın, oradaki zamanın, yaşantının sesini dinlemeyi seviyorum. Aslında Türkiye’de taşra-merkez ayrımından da çok fazla bahsedilemeyeceğini düşünüyorum. İnternet iletişiminin bu kadar geliştiği, göçlerle şehir ve kırsalın bu kadar iç içe geçtiği bir dönemde, neresi taşra, neresi merkezdir, kim büyük kim küçük insandır, yıllardır çözemedim.

Haklısın. Şu anda saf taşra ya da saf kent olan bir yer yok gibi. Peki, senin aklında yer eden, belki de dönmek istediğin bir taşra ya da kent var mı? Arkandan gelen bir şehir?

Başka bir yerde yaşıyor olsaydım, dönmek istediğim ya da arkamdan gelen şehir yine Ankara olurdu. Zaman zaman bir kıyı kasabasında yaşamayı arzuluyorsam da Ankara, gidemediğim, kavrayamadığım yerlerin, denizin düşüyle yaşamak demek benim için. Galiba denizi düşlemeyi denizin kıyısında yaşamaktan daha çok seviyorum.  Bir de güzel dostlukları, kestane ağaçlarını unutmamalı…

Seçici Kurulun ifadesi ile etkin anlatım dili, çok boyutlu ve etkileyici bir arka planla derinleştirdiğin, iç dünyaya yönelen öykülerin ile 2014 Selçuk Baran Öykü Ödülünü aldın. Tebrik ediyorum. Bu ödülün nasıl bir anlam ve önemi var senin için?

Selçuk Baran geç tanıdığım, okuyunca öykülerini yürekten sevdiğim, daha önce okumamış olduğum için hayıflandığım, edebiyat dünyası içindeki duruşunu da kendime yakın hissettiğim bir yazar. Ödülün onun adına veriliyor olması ve yarışmayı düzenleyen Dernek ile Değerlendirme Kurulu’ndaki isimler ödüle katılmamda etkili oldu. Neticede Yağmur Gölgesi’nin, değerli isimler tarafından, Selçuk Baran adına verilen bir ödüle değer bulunması, yazmaya devam etmek ve daha iyi öyküler yazmak anlamında beni hem teşvik etti hem de bu konuda hissettiğim sorumluluğu çoğalttı.

Yukarıda bahsettiğin, yayınevleriyle olan ilişkiler açısından da bir olumluluk getirebilir ödül. Peki, ödülün getirdiği nasıl bir sorumluluk? Yazar sorumluluğu mu? Kime karşı sorumlu hissediyorsun kendini? Okurlara, tarihe, edebiyata?

Bahsettiğin sorumluluğu ödülden önce de hissediyordum aslında. Ödül kendimi yinelememek, sınırlarımı mümkün olduğunca zorlamak, hayata ve yazıya daha geniş ve farklı açılardan bakabilmek çabası olarak tanımlayabileceğim yazar sorumluluğunun yoğunluğunu biraz daha artırdı diyebilirim. Bu sorumluluk elbette kendime ve edebiyata olduğu kadar içinde yaşadığım zamana ve okuyucuya da yönelen bir sorumluluk.

Geçenlerde Kitap-lık dergisinin eski sayılarından birinde, Ali Cengizkan’ın Vüs’at O. Bener’le yaptığı bir söyleşiye denk geldim. Bener’in yaşadığı mekanlar üzerinden giden, keyifli bir söyleşiydi. Küçük bir yazı evi varmış Vüs’at O. Bener’in. V. Woolf’un da, malum, kadın yazarlar için özellikle önemsediği oda kavramı vardır. Senin kendine ait bir odan var mı? (Bunu sadece dört duvar olarak sormadığımı anlamışsındır.)

Evet, kitaplarımın ve bir masanın bulunduğu, yalnız kalabildiğim, yazıp okuyabildiğim bir odam var.  İyi bir eş, iyi bir ev hanımı, iyi bir evlat ve iyi bir devlet memuru olmaktan geri kalan zamanlarda kendime ait odamda yazıp okumama kimsenin bir diyeceği de olmuyor doğrusu!

Alıntılarla cevap verilmesinden hoşlanmadığını biliyorum ama burada yeri geldiği ve benim bu konudaki düşüncelerime yakın düştüğü için bahsetmeden duramadım. Ursula K. Le Guin’in “Kadınlar, Rüyalar ve Ejderhalar” isimli kitabında, “Balıkçı Kadının Kızı” bölümünde balıkçı kadının kızı ile hayalgücü arasında güzel bir diyalog geçer. Küçük kız hayalgücüne, “Bir yazarda olması gereken şey nedir?” diye sorar. Hayalgücü onu şöyle yanıtlar: “Bir yazarda olması gereken tek şey taşak değil. Ne de çocuktan arınmış bir mekân. Hatta ne de, doğrudan verilere dayanarak söylersem, kendine ait bir oda, gerçi karşı cinsin ya da en azından onun evdeki temsilcisinin iyi niyeti ve işbirliği gibi bu da müthiş bir kolaylık sağlar. Ama bunlar olmasa da olur. Yazarda olması gereken tek şey bir kalem, bir miktar da kâğıttır. Bu yeterli. Yeter ki, o kalemin ve kâğıt üzerine yazdıklarının tek sorumlusunun yalnızca ve yalnızca kendisi olduğunu bilsin. Bir başka deyişle, özgür olduğunu bilsin. Tam özgür olmadığını. Hiçbir zaman tam özgür olmadığını. Belki çok kısmen. Belki yalnızca bu tek edimde, bu kurtarılmış an, yazan bir kadın olarak zihnin gölünde avlanırken. Ama burada sorumlu, burada özerk, burada özgür”

Eski ama eskimeyen bir sorudur, öykücülere roman sorulur. Ama senin için daha bir anlamlı olabilir bu soru çünkü öykülerin birbirine bağlı, bütünlüklü. Hatta kitapların arasında devam eden öykülerin var. Klavyen seni romana doğru çekiyor mu?

Açıkçası planlayarak, çok fazla ölçüp biçerek yazabilen biri değilim. Roman sanki biraz daha disiplin, matematik gerektiriyor. Bir de öykünün bulanıklığını, beni alıp önceden tasarlamadığım, bilmediğim yollara götürmesini ve öykü yazılıp bittikten sonra da onun okuyucuda sürüp gittiği, çoğaldığı düşüncesini seviyorum. Bu yüzden öykü yazmak bana daha cazip geliyor. Ama bunun hiç roman yazmayacağım şeklinde anlaşılmasını istemem, öyle bir sınır çizmedim kendime.