Sana şehri dolaştırdım bu gün. Işıltılar içinde yağmursuz, sevinçli. Fransızca şarkılar akıyordu, yalanlarımızın içinden. Yaşadığım şehrin ortasından geçen nehrin durgunluğuna baktı. Çok eskilerden akan bir yüzün vardı. Çok uzaklardan seslenen ellerin.

Yalnızlık benim sonsuzluğum, dedim. Güldün.

Kendimi sana yakınlaştırmaya ara verdikçe, okumaya devam ettim Vüs’at O. Bener’i.

Ödünç mutluluklarla avun hiç değilse, dedin. Bensizliğe alış, demek istedin yani.

Bu kadar sık arama beni, dedin. Bu kadar çok mektup yazma. Yüreğimde uykuya bıraktım seni, demekti bu. Yani özenli bir dokunuşla ürpermek acıtır seni, demek istedin.

Yağmur su çiçeğinin saçlarında ellerinin izdüşümüdür.

Anlarımız, lacivert bir yansımasıdır yaşamın.

Tek bir insan kalsa şu başıbozuk dünyada, insanlığın kurtuluşu yazmak olacaktır.

Yanımda olduğun ve sustuğun anlardakinden daha çok acımıyor canım yokluğunda.

Payıma düşen bu olsun.

Buzul Çağı’nın Virüsü bir aydının bunalımlı iç sesiyle yaşamındaki aşkı, işi, siyasi görüşleri ve arkadaşlık ilişkilerini dolaylı-dolaysız aktarımlarla anlatan bir roman. Romanın baş kişisi Osman Yaylagülü üst düzey bir memur olup, okumayı, yazmayı seven bir kişidir. Evlilik dışı bir ilişkinin aşk kılığında süregelen gel-gitlerinde, kasaba yaşantısının ağır akan yaşamında, bunaltıcı ilişkiler ekseninde, anlaşılmazlığın sınırlarında kendine kendini anlatan bir iç sestir adeta. Dilin imgesel yoğunluğu, sözcük oyunlarıyla simgesel anlatımlara dönüşürken anlaşılırlık azalır. Bu atlamalarla düğüm düğüm akan kurgu, bilmeceler sunarak yakalar okuru. Zaman, yaşamda da anımsamalarla, yaşanan anın iç içeliği değil midir? Ve bu iç içelikte mutlak olan belirsizlik değil midir? Bu belirsizliğin içini, duyguyu, düşünceyi, algıyı, kişinin gerçek ve algısal yalnızlığını, bu yalnızlıktan yine kendine uzanışını koyarak doldurmaya çalışmak bilgece bir cesaret ister elbette.

Zamansal kurgunun atlamalarla dağıtılmış olmasına karşın, böylesine dolaylı aktarılan olayların kahramanı yanı başınızda yürümüş gibidir. Osman Yaylagülü, size kendi sırlarını anlatmış, insanlığınızın komik yanlarını acınası bir gülümseyiş gibi sunmuştur.

Osman Yaylagülü, Faik Deniz ve Kemal üç yakın arkadaştır. Faik, kahraman olarak belirsizliklerle çizilmiş olsa da en sessiz uyuşmazlığın yoğunluğuyla yaşamını sonlandırmış olması ve Nazım’ı seven, şiir meraklısı bu can dostun Osman’a bıraktığı mektupta “Canın çok yanacak biliyorum.” demesi oldukça dokunaklıdır.

Yazarın kendi ifadesiyle romanın ulaşmaya çalıştığı kişinin Faik Deniz olduğu gerçeğiyle yüz yüzeyiz. Ama Faik Deniz tüm kişilerden daha az somutlaşıyor, okuyucuda.

Sonunda Faik Deniz, Osman’ın sesiyle sormak istediği soruyu sormuş olmanın iç huzuruyla dönüp dolaşıp aşkı, dostluğu, yaşamdaki tuhaf denebilecek rastlantıları, algının sevecenliğine adanmış kıpırtıları avucunuza sessizce bırakmış, gecenin kıyısından kayıp gitmiştir sanki…

Monologlar, romanı bir edebi şölene çeviren akılcı, çok çağrışımlı dramatik göndermelerle doludur. Özgün sözcükler, gülümseten ironiler, yarım cümleler, imge yoğunluğuyla sarmal bir kurgu içinde yoğunlaştırarak sorular sormayı başarır.

Bu derece kalıpları zorlayan romanımızın en özgün yapıtlarından biri olan Buzul Çağının Virüsü için söylenebilecekler elbette bunlarla sınırlı olamaz. Ama biraz da yıllar sonra kaleme alınmış Bay Muannit Sahtegi’nin Notları’na değinmek istiyorum.

Bay Muannit Sahtegi’nin Notları bir yazarın molologları, içsel-dışsal çatışmaları, yaşlılığın getirdiği, götürdüğü güncel yaşantı biçimleri ve anılar silsilesinin düzenli zamansal ritimlerle yansımaları ekseninde akar. Bay Muannit Sahtegi, iç sıkıntısıyla yaşayan ve bu iğretilikle notlar yazan yine kötümser, uzak ve sevgisiz bir kahramandır. Somut-soyut akışını kişilerin yaşantısına katılışındaki açılıp kapanmış, bazısı açık kalmış parantezlerle sunar. Biraz farklıdır burada durum. Artık bir eş ölümü, geçen yıllar, kimi yaşanmış, kimi okunmuş anılar, ayrılıklar, kavuşmalar, iyimserlik, kötümserlik bir de akan güncel yaşama karşı soğuk tutumlar, çakışan düzlemlerle aktarılır.

Düpedüz, sözcüklerin edilginliğini kıpırdatan, açmazlık içinde bırakılmış düşüncelerin bu yolla tozunu almak isteyen, yüreğini yalnızlığını yalın bir uzaklıktan sunan bir ironi ustası kafamızı karıştırmak istemektedir.

Bu notlara düşülen tarihler zamanın akışının yani yaşanılmakta olanın bir kanıtı mıdır yoksa Sahtegi’nin bir oyunu mudur?

Kaskatı bir yalnızlıktan sızan bir günce demek haksızlık olur, bu düşünsel, dilsel açılımların yumuşacık aktığı notlara. Aynı zamanda yazılış sürecini de anlatan birçok katmanlılık, iç içe, geriye ve yaşanılan ana dönüşümlerle kurgulanmış izlencesel yanı da dikkat çeken bir romandır. Belirsizliklerle çizilen sınırlar anlarla sunulan donuklaşmış bir yaşantı. Belki de sunulmak yerine çaresizlikle yazılarak kurtulmak istenen.

Fatoş, “sevmek, kul köle, zil zurna aşık olmak isteyip, öğüt dinlemek, hırpalanmak yazgısına” ara vererek gidince, “dönecek, perişan dönecek hem de hiç kuşkum yok. Peki ne demeye bu çapraşık birliktelik zincirini kırıp atamıyoruz? İkimiz de ödlek, zayıf insanlarız. Birden bire çökmedim, çekerek bugünlere geldim, hiç kimseyi, hele oncağızı suçlamaya kalkışmamalıyım.” diyerek bir iç hesaplaşmayla yorumlamaya çalışır Fatoş’un gidişini ve geride kalışı Bay Muannit Sahtegi.

Kimsesizlik içinde buruk bir yalnızlıkla yaşamın getirdiği tüm soyut-somut sıkıntılarla baş etmeye çalışan bir bilgeliği de vardır.

Onun varsayımlarıyla sığındığımız özgelik kendi tutarlılığıyla yol alır. Ne dediğini bilen birinin anlaşılmazlığını giyinir sözcükler. Dalgalar çekilince ıslak kumlarda ayak izleri görülür Bay Sahtegi’nin: “Bir kış daha dayanmalıyım. Altmış beş yaşımı doldurabilirsem ikinci emekliliğimi kimse yadırgamaz sanırım artık. Ölümü beklerim, sessiz sedasız köşemde. Yollarda yığılıp, kalıverecekmişim gibi geliyor bana. Gözlerimin altı torbalandı. Ölüm nasıl beklenir? Param yeterse rakı içerek, gece gündüz birbirine karışır. Aragon’du yanılmıyorsam bu yöntemi benimseyen. Ben de ne Aragon’um ya. Alkışlarla alkışlarla geçivermedi hayat.”

Rakı içerek, geceyi, gündüzü birbirine karıştırarak, kurtuluşu olmayan bir anlatmak kaygısını yitirmemek adına yazarak, bir iç yangınını seyrederek geçer günler…

Yaşama bu kadar yakından bakmak mı yorar bizi? Biraz uzaklaşmak gerekirse Bay Muannit Sahtegi çağırır; kuşatılmışlığına, özgürlüğüne tüm suskunlukların, dile gelmemişliklerin, sonrasızlıkların insanı eriten aldırışsızlığına… Bir bölünmedir insan kendinde. İkiliği, varolanı ve olmayanı yani çelişkiyi taşır hep beraberinde. Çözülmezliğin anahtarıdır. Kendinde gizler şifreyi ve kilitli kalır çoğu zaman kapılar.

Öyleyse, kimlikler kimse, kişiler birer kimlik midir? İsimler etiket, meslekler yazgı mıdır?

Ve aşk… Bu benim yanılgım.

Gönüllü yitik sevdanı başucumda bırakıp günün başıbozuk düşlerine kaskatı bir boşluktan uzanarak yaşanılanları yaşanılmamış kılmak. Suların sızılı, yargılı, erken vazgeçmiş damlarından susuzluğu tanımlamak… Zamanın durgunluğunda açayazmış en umutsuz suçiçeğinin yazgısıdır olsa olsa…

Sesini mavi sonsuzluğuna salmış her yazara ölmedin demek de bu yazgının gereğidir.

Nilüfer ALTUNKAYA

Daha önce Hece Öykü dergisinde (sayı 38) yayımlanmıştır.