Türkçeye “Fil” adıyla çevrilen roman, Elio Vittorini’nin en sevdiği kitabı. Gönül Çapan’ın özenli çevirisi, Helikopter Yayınları’nın şık sunumuyla karşılıyor okuru. Fil genel anlamıyla yoksulluk, yoksunluk üzerine bir roman olsa da açlık, ölüm, yaşam gibi daha pek çok konuyu tartışıyor.

Kitap ikinci dünya savaşından iki yıl sonra, 1947’de yayımlanmış. Romanda anne, kocası ve büyükbaba başta olmak üzere kalabalık bir ailenin yaşadıkları, oğullardan birinin bakış açısından aktarılır. Kitap şu cümleyle açılır: “Bir ev dolusu insandık, ama içimizde çalışıp aldığı haftalığı eve getiren tek kişi kardeşim Euclide’di.” Romanın başkahramanı büyükbaba, dev gibi bir adam. Annenin sözlerine bakılırsa tıpkı bir file benziyor. Gençliğinde demir çubukları büken, ağaçları kökünden söken, bir omuzla evlerin duvarlarını yıkan, ancak bir filin yapabileceği işleri yapan bir adam. Ailesini kimseye muhtaç etmemiş, herkesin saygı duyduğu bir masal kahramanı. Anne büyükbabaya övgüler düzmekte bazen o kadar ileri gider ki sözlerini, yeryüzündeki bütün önemli binaları büyükbabanın yaptığını söylemeye kadar vardırır. Ne var ki artık şartlar değişmiş, savaşın yıkıcı atmosferi bütün evlere ulaşmıştır. Yazarın kitabın sonunda da belirttiği gibi, o dönemde yoksulluk İtalya’nın en büyük gerçeğidir. Ekmek karneye bağlanmış, iş bulmak neredeyse olanaksız hale gelmiştir. Anlatıcının sözlerinden alıntılarsak, “Ah! Nerede o insanların filler gibi yaşadığı günler! Serin havanın, güneş ışığının, gecenin karanlığının insanı mutlu kıldığı, hayatın olduğu gibi yaşandığı günler!” O günler artık geride kalmıştır. Bir bakıma geçmiş yüzyılın temsilidir büyükbaba. Sanki onun yaşlanıp elden ayaktan kesilmesi, içinde yaşadıkları zamana da sinmiş, yaşam sunduğu nimetleri bir bir geri çekmiştir. Annenin baba algısının gerçekten böylesine uzak olması, erkeklerle ilişkilerine de yansır. Varsıllığın nedeni olan, artık kocamış; yerine geçmesi gereken koca ve oğullar, üstlerine düşeni yerine getirememiştir. Anne oğullarını ve kocasını büyükbaba gibi olamadıkları, eve ekmek getiremedikleri için suçlar. Kocası, işe yaramazın tekidir ona göre.

İnsanca yaşayabilmek için fil gibi bir adam olmak şart mıdır? Bu belki de ancak karnı tok insanların yanıtlayabileceği bir soru. Romanda tanımlanan yokluk ise aklı perdeleyen, geriye öfkeden başka duygu bırakmayan bir çaresizlik hali. Anne sinirli bir kadındır, çünkü bunca derdin arasında bir de çocukları düşünmesi gerekmektedir. Bazı geceler yemek yemeyi unutmamak için her şeyi yiyiyormuş gibi yaparlar. Anne şöyle der: “Doğru dürüst yemesini öğrenmeleri gerekiyor. Bugün olmazsa yarın, onların da yiyecekleri bir şeyleri olacak.” Bunca çaresizliğin ortasında büyükbaba, eski mutlu günlerin, varsıllığın bir hayaleti gibi öylece durmaktadır. Bu koşullarda annenin, açlık gibi başa çıkılamaz bir düşmanla savaşmaktansa öfkesini yanı başındakilere yöneltmekten başka çaresi kalmamıştır. Anne sorunu erkeklerin güçsüzlüğü üzerinden tanımlayarak yaşadığı gerçekliği daha katlanılabilir kılar. Eğer erkekler biraz daha güçlü, çalışkan olsalardı eve yemek getirebilirlerdi. Sorun yalnızca erkeklerde ise durum çok da ümitsiz değildir.

Annenin sıklıkla hatırlattığı gibi, “İşte böyle bir adamın kızı o.” Böylesine güçlü, her şeye muktedir bir babanın kızı olmak nasıl bir şeydir? Üstelik anne yalnızca övmek için değil yermek için de file benzetir büyükbabayı. Çünkü büyükbaba artık bütün vaktini ellerini bastonuna dayamış, iskemlesinde oturarak geçiren bir adamdır. Ayağa kalktığında sırtını dik tutamayan, bir oturuşta yarım ekmek, günde bir buçuk ekmek yiyen adam. Yüzyıl önce ölmesi gerekendir. Kız çocuklarının erkeklere ilişkin ilk algısını baba figürü şekillendirir. Annenin hatıralarındaki baba öylesine güçlü bir adam imgesi yaratmıştır ki, daha sonra karşısına çıkacak her erkekte “fil gibi” birisini araması, bulamadığında da sağlıklı bir ilişki kuramaması kaçınılmazdır. Kocasını, “Hem onun altını yıkarken aldığım zevki sen üstüme çıktığın zaman bile veremezsin bana. Karşılaştırılamaz bile, kırtıpil, sen de!” sözleriyle küçümser. Bütün bunlara rağmen yine de onunla evlenmiştir. Hikayeyi anlatan oğul, benzer düşünceleri dile getirir; “Neden onun gibi bir adamı seçmişti o geniş yatağına almak için? Hem bunu ilk defa da yapmıyordu. İlk kocası da ufaklığın biriydi. Babam da ufak tefek bir adamdı.” Roman bu soruya doğrudan yanıt vermese de hikayenin geneli, bize büyükbabayı işaret eder.

0000000305907-1

Franz Kafka da babasına yazdığı mektupta dev gibi babanın ne demek olduğunu içtenlikle anlatır. Kafka “Babaya Mektup” adlı otobiyografik kitabında babasına şöyle seslenir: “Dostum, şefim, amcam, büyükbabam, hatta (bunu daha ihtiyatla söylesem de) kayınpederim bile olmandan mutluluk duyardım. Ancak tam da baba olarak benim için fazlasıyla güçlüsün.”

Kafka’nın babası da her bakımdan dev gibidir. Ayrıca çocukluğu boyunca varlığının değersiz olduğunu hissetmiş, desteklenmemiştir. Babası, kendi düşünceleri ve doğrularıyla öylesine meşguldür ki yanı başında onu örnek alarak hayatı, erkek olmanın ne demek olduğunu anlamaya çalışan bir çocuk olduğunu görmezden gelir. Fil romanındaysa annenin çocukluğuna ilişkin fazla ipucu verilmez. Tek bildiğimiz babasının güçlü bir adam olduğudur, fakat bu güç Kafka’da olduğu gibi çocuk üzerinde ezici etki bırakmamış, tersine annenin kendini güvende hissetmesini sağlamıştır. “Dev gibi adam” Kafka’nın kabusu, annenin cennetidir. Belki o cennet, bu kadar gerçek dışı olmasaydı, annenin bu günkü cehennemi daha katlanılır olabilirdi. Kafka, bir anısında soyunma kabininde babasıyla beraberken hissettiklerini anlatır: “Ben sıska, güçsüz, ince; sen güçlü, iri, geniş. Kendimi acınası bir halde görürdüm, üstelik yalnızca senin önünde değil, tüm dünyanın önünde, çünkü sen benim için her şeyin ölçütüydün.” Benzer bir durumun (başka açıdan) anne için de geçerli olduğunu düşünebiliriz. Kafka’nın erkek çocuk olarak kendini yapılandırırken aldığı bu ölçüt, anne için karşı cinsin aynı zamanda eski güzel günlerin bir ölçütüdür. O adam şimdi yaşlanmış, güçten düşmüştür, yanı sıra güzel günler, bolluk da yitip gitmiştir ve yerine bir daha onun gibi bir adam gelmemiştir. Fil romanında “baba-kız ilişkisi” çok ince bir kesit, aslında bir yan hikaye. Bu kısacık çok katmanlı roman, daha farklı pek çok izlek üzerinden yorumlanabilir. Bunların hepsinden söz etmek, romanı henüz okumamış okura haksızlık etmek olacaktır.

Elio Vittorini okura seslendiği son notta şöyle der: Eğer bu hikâyemden alınacak bir ders varsa, o da kişilerin kendilerindedir, başlarından geçen olaylarda ya da davranışlarında değil. Bu küçük kitaba “Ölüm Üstüne Bir Konuşma” ya da tam tersine “Yaşamanın Önemi” adlarını verebilirdim. Neden olmasın?

Gerçekten de bu güzel roman pek çok adla anılıp değişik açılardan değerlendirilebilir. Hem Katransurat’tan daha söz etmedik bile. Fil ile henüz tanışmamış okura şöyle diyelim o zaman. Bir gün bu yoksul ailenin evlerine gelen sıra dışı konuk, pek çok şeyi değiştirecektir; yoksul sofralarını, ailenin büyükbabaya bakışını, en çok da büyükbabayı. Romanın sonunda söylendiği gibi, anne için gecenin başlangıcı değil sonudur bu.

Derya Sönmez