ee06a-my-problems2

Beş sene. Aralıksız. Sular seller gibi. Yazdım.

Belki de aynı hikâyeyi defalarca. Konuları değilse de kokuları farklıydı her birinin.

Sokak sokak gezdim. İmge, simge, olay, bakış, duruş topladım. Ama nihayetinde eve taşıdım hepsini. Bir Yeni Word dosyası açtım. Kendimce sıraya koydum öyküleri. Emin değildim. Gördüklerimi, yaşadıklarımı, yaşayamadıklarımı dile getirebildiğime. Hem bu da yetmezdi. Kurabilmiş miydim acaba var olanı kırpıp yeni bir dünya kelimelerle?

Oldurduğuma inandım. Her yazar gibi ben de imza atmak istiyordum yaşamın sağ alt köşesine.

Beş sene dedim, dile kolay!  Ülkede biri şiddetli iki deprem oldu. Bir maden, beş yüz altmış sekiz iş, milyon tane trafik kazası gerçekleşti. Beş yüze yakın protesto gösterisi, iki yüz kadın cinayeti, yüze yakın sınav gördük. Bir defa da af çıktı. Ve bu sırada bine yakın kitap yayımlandı. İçlerinden seksen tanesi ödül aldı. Ödüllerden altmış sekizi sorgulandı. Diğerleri alkışlandı. Pek çok sanatçı öldü. Bazısı intihar etti. İllüminizm yeniden gündeme geldi. Tek gözünü kapatıp resim çektiren herkes bu tarikatın üyesi sanıldı. Başbakan bu kişilerden bazısını paralele taşıdı. Kök kazıma çalışmalarına başladı. Aynı başbakan halktan bir kişiyi tokatladı, başka birini yumrukladı, yüzlerce kişiye hakaret yağdırdı. Tencere ve tavalar yeni görevlere terfi etti, bazıları göz hapsine alındı, kimisi mutfağa geri döndü. Kaderle keder sık sık yer değiştirdi, tikiler kıkırdarken, fakirler fokurdadı…

Ama benim aklım fikrim yazdıklarımdaydı. Olanı biteni izlerken insanın değersiz, hatta fani olduğunu hatırladım. Çok canım sıkıldı. Bundan sıyrılmanın tek yolu, yazar sıfatını alıp hayatla arama sahici bir fark koymaktı. Belki çok okunur, belki çok alkışlanırdım da, başıma gelecek herhangi bir felakete karşı önlemimi almış olurdum. Tekinsizdi hayat. Benden daha uzun yaşayacak bir ben’e ihtiyacım vardı şüphesiz.

Yayınevlerinin politikaları farklı farklıydı. Kimisi e-postaya iliştirilmiş dosya ekini kabul ediyordu, kimisi iadeli taahhütlü zarf içinde spirallisini istiyordu. Kaç yere gönderdim hatırlamıyorum. Emin olduğum, bir maaşı buna harcadığım. En çok da notere gitti para. Yazarı bendim bu dosyanın. Çalamazlardı artık. Yazar olduğum kadar enayiydim de. Kendinden kendine iadeli taahhütlü dosya göndermek noter onayı yerine geçiyormuş meğer. İki hafta ekmek, zeytin, peynir, çayla beslendim. Üstelik yazar denilen kişinin hayallere ihtiyacı varken… Burnum gerçekten çıkmıyordu. Eserimi yayınlatma çabam sonuçlanmadıkça gerçek acımasızlaşıyordu da. Anlamıyordum, edebiyat otoriteleri “Beklenen genç yazar nerede?” diye veryansın ediyordu. Gelmiştim. Buradaydım. Peki, neden kapıyı açmıyorlardı bana?

Uzun süren bekleyişin ardından bir yer hariç diğerlerinden umudu kestim. Bahsettiğim yerse olumsuz yanıt verdi. Bu iyiydi. Sonuçta cevap cevaptı. Dosyayı okudukları anlamına geliyordu. O yerin peşini bırakmadım.

Yaşadığım çağı kendimce iyi tanımama rağmen, gerçekten kötü mü yazıyordum yoksa sanatım satmayacaktı da ondan mıydı bu reddediş, bir türlü emin olamıyordum. Buna tek başıma karar veremezdim. Öğrenmeliydim bir yolunu bulup. Her gün düzenli telefon ettim BÖ Yayınevi’ne. Sürekli geçiştirdi sekreter olduğunu düşündüğüm kadın beni. Bazen numaramı gizledim aradım, bazen kendimi göstere göstere aradım. Ama sık sık aradım. Olmadı. Görüşemedim zatıâlileriyle. Sonunda yayınevini ziyaret etmeye karar verdim.

Muhtemelen yayınevi sahibi başka yerdeydi. Gördüğüm, birkaç kişinin çalıştığı küçük bir ofisti. Zaten hedefim editöre ulaşmaktı ama o hep meşguldü. E tabii çok sayıda dosya ulaşıyor olmalıydı eline. Böyle olunca yayınevi, iş çıkışı ev girişi arasında uğradığım bir mekâna dönüştü. Yılmadım hiç. Eğer başka bir yerden de yanıt gelseydi, iki yeri sıraya koyardım. Yoktu, buradan başka bir yer yoktu.

Bir gün yine oradayken yeni bir dosya getirdi postacı. Sekreter üstündeki isme baktı. Zarfı açtı. Kişinin e-mail adresini ve telefon numarasını bir kâğıda yazıp, dosyayı hızla çöpe attı.  Hayır, okumamışlardı. Benimkini de böyle cevaplamışlardı demek. Durumu anlar anlamaz kalktım, çıkarken de sekreter hanıma, “Kırmızı size hiç yakışmamış,” dedim.

Ertesi gün, dosyanın bir kopyasını aldım yanıma. At, avrat, silah felsefesine kalben inanmış hanzo dedemden kalan tabancayı da çantama koydum. İçinde mermi yoktu ama bunu benden başkası bilmiyordu. Cağaloğlu yokuşunu çıktım, her zamanki çıkmaza saptım, binadan içeri girdim, BÖ Yayınevi tabelası asılı duvarı görene kadar merdivenleri tırmandım. Kapıda bir süre bekledim. Tabeladaki harflerin kitap kapağının sağ alt köşesinde nasıl duracağını hayal ettim. Fena değildi görüntü. Sekreter beni görünce bilindik cevabı yapıştırdı. Editör yine yoğundu. Hiç düşünmedim. Çantamdan tabancayı çıkardım ve sekreterin alnına dayadım.

“Editörün odasına gidebilir miyiz lütfen?”

Kadın kollarımın arasında titriyordu. Sanki havada bir sözlük vardı, o konuştukça kelimeler o sözlüğe çarpıp başka bir dile çevriliyordu, dediklerinden hiçbir şey anlamıyordum. Meşhur odanın kapısını çalmadan açtı. İçeriye girdik. Kadına beklemesi için bir köşe gösterdim. Editörse kalın siyah çerçeveli koca gözlüklerinin arkasından dehşetle bizi seyrediyordu. Koltuğumun altında tuttuğum dosyayı işaret ettim, al ve hemen oku gibisinden.

Editörün itiraz edecek hali yoktu. Yalnız tepesinde beklersem dikkatini dağıtabilirdim. Bu nedenle sekreteri önüme katıp odadan çıktım. Kadıncağız akşam için yiyecek siparişi verdi. Önce kendisinin sonra editörün evini aradı, iş yoğunluğu nedeniyle gece de çalışacaklarını söyledi. Sonra da telefonun fişini çekti. Cep telefonlarını kapattı, bataryalarını çıkarttı. Elbette bunların hiçbirini kendi isteğiyle yapmadı. Bekleyecektik. O gün yeşil giymişti, çakma Hürrem yüzüğü takmıştı. “Yeşil sizi açmış,” diyerek ortamı yumuşatmaya çalıştım. Ters ters baktı bana. Güzel kadındı ama sinirlendiğinde güzel olanlardan değil.

Geceye kalmadan editörün sesi geldi. Dosyayı hızla okumuştu. Sanırım beni kızdırmamak için de kırmızı kalemle epey işaretleme yapmıştı. Dürüst olmasını istedim. Yayınlanmaya değer bir dosya mıydı bu? Gerçi beni oyalayabilirdi. “Evet, kesinlikle, çok iyi bir dosya,” diyebilir, az düşündükten sonra da ekleyebilirdi, “ilkin okumamışız, gözümüzden kaçmış, ne aptalız değil mi Birsen hanım?” gibilerinden. Sekreter de “Ya ya…” diyerek ikna sürecine yardım edebilirdi. Sonra ben eve gidince karakolu arar, hakkımda şikâyette bulunurdu. Ama ben zaten eve gitmeyecektim. Dolayısıyla canı tehlikedeydi.

“Hıdır Bey, dosyanızı okudum, öyküleriniz yayımlanmaya değer. Yalnız içtenlikle söylemeliyim ki bir sorun var. Bize inanmanız zor, biliyorum. Genelde popüler şeyler üzerinde durduğumuz için dosyanızı ilk gönderdiğinizde okumadık. Size uyduruk bir ret cevabı yazdık. Güveninizi sarstık. Ama şimdi canım pahasına da olsa gerçeği söylemek zorundayım. Yazdıklarınız kokuyor. Bu koku yüzünden okumakta çok zorlandım. Öykülerinizin çoğu kirli. Kitabı eline alan mide bulantısı, kusma, baş dönmesi gibi şikâyetlerle yayınevimize başvurabilir. Yani diyeceğim o ki, kokuyu biraz değiştirseniz birkaç aya varmadan yayınlayabiliriz kitabınızı.”

“Hay Allah! Bekledikçe anlattıklarım küflendi mi acaba?”

“Hayır, hayır… Normal böyle kokması. Çürümüşlüğü anlatmışsınız. Çok başarılısınız bu konuda. Lakin anlayışınıza sığınarak belirtmeliyim ki, günümüz insanı umut istiyor. Öykülerinizde insanların iç dünyası ve dolayısıyla ona bağlı metaforlardan kurulmuş bir dış dünya var. Oysa gerçek doğa tasviriyle biraz umut serpilebilir. Kitabın kokusunu değiştirirseniz, çoksatar bile olabilir. Bu da hem sizin hem bizim için hayırlısı olur.”

Sekreter, editörü can kulağıyla dinlediğimi fark edince hemen bir öneri getirdi.

“Biraz çiçek kokusu her şeyi çözer.”

Editör bu fevkalade düşünceyi alkışladı. Bense sol kolumla sağ dirseğimi tutarak düşünmeye başladım. Ne yaptığımı da tabancanın ucu çeneme değince anladım. Gerçekten, ne yapıyordum ben? Esini çağırırken esirler kaçabilirdi. Hemen toparlandım. İşimi sağlama almak için editörle sekreteri sırt sırta getirdiğim sandalyelere oturttum. Çantama koymuş olduğum ama size öykünün başında söylemeyi unuttuğum iple bağladım ikisini de. Ağızlarını bantlamadım, hemen film sahneleri gelmesin gözünüzün önüne.

Editörün masasına kuruldum. Google hazretlerine sığındım. Çünkü şehirde hiç çiçek yoktu, dolayısıyla çiçek adlarına dair fikrim de.  Bir site buldum. Dosyanın ilk öyküsünü ikinci sıraya atıp yepyeni kısa bir öykü yazdım.

Bu Kokuyu Kitap Boyunca Sakla

Dünya bok gibi kokardı bu kadar çok çiçek adı olmasa: Açelya, ağlayan gelin, akasya, amerikan hanımeli, ana kokusu, anasına babasına pay veren, ardıç, aslanağzı, ateş çiçeği, âvize fidanı, ayı pençesi, azelya, ballıbaba, begonvil, begonya, benefşe, biberiye, boru çiçeği, boya çiçeği, buhurumeryem, cemali güzel, ciğerci sığırı, civan perçemi, çadır çiçeği, çadır perçemi, çakal nergisi, çalba, çan çiçeği, çarkıfelek, çıngırak otu, çiğdem, çingülü, çoban yastığı, çuha çiçeği, dağ çayı, dağ sümbülü, defne, deligül, devedikeni, devetabanı, dönbaba, ebegümeci, eğreltiotu, elma çiçeği, erguvan, erik çiçeği, eşek dikeni, eşek lâlesi, fesleğen, fındık çiçeği, fırıldık çiçeği, firuze çiçeği, fulya, galhatmi, gardenya, gâvur gülü, gecesefası , gelincik, gelin el çiçeği, geven, glayör, guğu çiçeği, gül, gül defne, gül goncası, gülibrişim, gündöndü, günebakan, güneş gülü, hanım düğmesi, hanım sallandı, hanımeli, haseki küpesi, haşhaş çiçeği, hatmi, helyotrop, hercai menekşe, hezaren, horoz ibiği, hüsnüyusuf, ıhlamur, ıtır çiçeği, inci çiçeği, iris, itrişahi, kadife çiçeği, kahkaha çiçeği, kaktüs, kamelya, kan damlası, kandil çiçeği, karagözlüm, karanfil, kartopu, kasımpatı, kaynanadili, keşişbaşı, kevke, kına çiçeği, kirli hanım, koçuk, korunga, krizantem, kuşkonmaz, küpe çiçeği, küsme çiçeği, küstüm çiçeği, lâden ağacı, lâl , lâl-i nu’man, lâtin çiçeği, leylâk, lilyum, lisan-i sevir, mahmur çiçeği, manisa lâlesi, manolya, melekotu, menekşe, menekşe gülü, menevşe, mersinağacı, meryamana eli, meryemana kandili, meyan, mimoza, mine çiçeği, mor salkım, mümüdük, müşgülüm, nane, nergis, nevruz çiçeği, nilüfer, orkide, orman gülü, ortanca, öksekotu, öksüzoğlan, öküz dili, papatya, patlak çiçeği, peleseng, petunya, piyan, portakal çiçeği, reyhan, rezene, sabun çiçeği, saffetiderûn, saksı çiçeği, saray çiçeği, saray patı, sardunya, sarı şebboy, sarmaşık, sedir yaprağı, semen, sevgi çiçeği, sığırdili, sığırkuyruğu, sıklâmen, sim, susen, sümbül, sümbülteber, süsen çiçeği , şakayık, şakayık-ı numan, şebboy, şeftali çiçeği, ters lâle, toprak kabul etmez, turna gagası, üçgül, vapurdumanı, yaban gülü, yanardöner, yasemin, yenibahar, yer somunu, yılan yastığı, yıldız çiçeği, yüksükotu, zambak, zerrin, zerrin kadeh, zeymuran, zeytin çiçeği, zülfüarus.

Editöre uzattım öyküyü fakat beğenmedi. Umurumda mıydı, değildi. Hemen sözleşme hazırlamasını istedim süresizinden. Kitabın çok satacağına dair de söz verdim ona. Gerçi bu sözü o kadar çabuk tutacağımı bilmezdim. Çünkü grafik tasarımı yapan genç adamı hesaba katmamıştım. Üstelik başta bir hata yapmıştım, tabancada mermi olmadığını söylemiştim size. Olay akışının yazdıkça değişebileceğini nasıl da düşünememiştim. Lütfen siz o kısmı değiştirin, tabanca mermi dolu, artık böyle bilin. Yoksa nedensellik ve gerçeklik bağı zayıf olur metnimin. Ya da durun! İçinde bir tek kurşun varmış da bunu anlatıcı bile bilmiyormuş mesela, sonradan fark etmiş, böyle olsun… Ah evet, bu daha iyi, daha tutarlı oldu şimdi.

Tüh! Kurgudaki değişimin neden kaynaklandığını tam olarak anlatamadım değil mi? Grafikçi genç bir ara içeri girip, olanı biteni anlamış, polise haber vermiş. Bu bilgiyi tam nereye yerleştireceğimi bilemedim şimdi ama editör sözleşmeyi imzaladı. Bir kopyasını bana uzattı, onu katlayıp kalbimin üstündeki gömlek cebine soktum, oradan düşmesi çok zordu çünkü. Sonra hızla çıktım odadan. Kapıyı üstlerine kilitledim.

Nöbetçi bir noter aradım. Gerçekliği zorlamanın anlamı olmadığını düşünüp sabahı beklemeye karar verdim. Yayınevine dönüp, sandalyede uyukladım. Sabah ilk iş, karşı binadaki notere gidip sözleşmeyi tasdik ettirdim. Bir de mektup yazdım işlemin tamamlanmasını beklerken en yakın arkadaşıma. Sözleşmenin aslını ona yolladım, fotokopisini yanıma aldım.

Grafikçi çocuğu ve yaptıklarını yayınevine geri döndüğümde anladım. Polisler editörün ve sekreterin ifadelerini alıyordu. Kapıdaki polis arabası ve bina içini kaplayan telsiz sesi benim içinmiş demek. Bunları hesaplayamamıştım işte. Çünkü ben çok satacak kitabımdan başka bir şey düşünmüyordum.

Sekreter kız beni görünce hemen polise, “İşte geldi, sıkı tutun kaçmasın,” dedi. Eşikteydim. Elimde tuttuğum noter tasdikli belgenin fotokopisini fırlattım polise. Hızla tabancayı çekip beynime bir kurşun sıktım. Bu sırada ne tür bir tabanca kullandığımı anlatmalıydım belki ama önemli olan bu değil diye gerek görmedim. Zaten intihar eden yazarın kitabı çok satar, intihale bakılmaz!

Bu arada, ölürken insanın aklından ne geçtiğini merak eder ya herkes, söyleyeyim. Kitabımın son cümlesini düşündüm: Aşk bıçaksa eğer, kan olsa olsa kahkahadır…

Arzu Eylem