Seni seviyorum Raymond. Bu dünyadaki her şeyden daha çok. Kendi iğrençliğimden daha çok. Saç rengimden daha çok. Kırılan kemiklerin sesinden, ölümün sesinden hatta kendi dışkımın sesinden bile çok seviyorum seni.
Mrs Dasher (Pink Flamingos)

MV5BNDM0OWUwZDYtNDFhNi00YjI3LThjMDktNmU3YmE4YjBlZTgyXkEyXkFqcGdeQXVyMjUyNDk2ODc@._V1_

Trash filmlerinin papası, kişisel olarak da hayranlık duyduğum Waters’ın sinemaya, dahası sanata bakışı, yaptığı filmlerin neden bu kadar ‘kötü’ olduğunu anlamamıza yardımcı olur. Bir röportajında; çağdaş sanatın, iğrenç olanı kötü şekilde anlatması gerektiğini, modern sanat estetiğinin miadını tamamladığını ve değişime uğraması gerektiğini söyler. Ürettiği düşük bütçeli hemen her filminde de söylediğini yapar: Karakterleri abartılı kostüm ve repliklerle donattığı gibi, camp (yapay) oyunculuğu göklere çıkarır. Bunu desteklercesine dekor kurulumu rahatsız edici bir şekilde tasarlanır ve teknik estetik de buna çanak tutar.

Uyuşturucu kullanmaktan dolayı okuldan atılan ve uyuşturucu bağımlısı bir eşcinsel olduğunu söylediği için askerlikten de yırtan Waters, 8 ve 16 mm’yle çektiği ilk kısa filmlerinde ne olduğunu zaten belli etmiştir. En popüler filmi Pink Flamingos‘la beraber, saldırgan sanat diye tanımlanan pislik felsefesini, Female Trouble ve Desperate Living ile taçlandırarak sonrasında “trash trilogy” diye anılan büyük üçlemeyi meydana getirmiştir.

‘Dünyanın en kötü insanı’ unvanı için savaşan iki grubun hikayesinin anlatıldığı Pink Flamingos’da, her filminde olduğu gibi kurulu düzene saldıran Waters, klasik Amerikan ailesinin günlük hayatına tecavüz edercesine, en naif durum ve olaylarda bile izleyiciyi tekmelemeyip durur. Kaba, seksüel, fetiş ve kirli durumlarıysa gayet sade bir şekilde anlatır.

İstediği ayakkabının alınmamasına sinirlenerek ailesini döven ve evden kaçan bir kızın hikayesini anlattığı Female Trouble filminde, Divine (ki kendisi şişman bir travestidir) otostopla yola çıkar. Arabasına bindiği adamla (erkek haliyle) sevişme sahnesinde, beyaz iç donundaki bok lekeleri özellikle gösterilir. Aynı filmin sonunda, bu ilişkiden doğan çocuk babasını arayıp bulduğundaysa, onca filme ve ahlaka meydan okurcasına şöyle bir şeyle karşılaşırız: Baba yara bere içindeki penisi çıkarır ve kızına tecavüz etmeye kalkar.

Seçkinliğin ‘aşağılıkla’ tanımlandığı bir kuaföre üye olmak isteyen Divine göğsünü gere gere hırsız ve orospu olduğunu söylediğinde mekâna kabul edilir ancak. Gerçek/saf estetiğe ancak şiddet ve bayağılıkla ulaşılabileceğini savunan kuaför sahipleri büyük bir sergi için Divine’ın fotoğraflarını çekmeye başlar. İşte oradan sonra işler iyice sarpa sarar. Ki bunu Waters’ın yapmak istediği şeyle de özdeşleştirebiliriz. Yönetmen başta kendisiyle ve akabinde saldırdığı her şeyle beraber, karakterin ağzından koca bir kahkaha atarak, yapıbozumsal bir üslup ortaya koyar.

Desperate Living’deyse abuk bir olay akabinde kocasını öldüren bir kadının (Amerikan korku toplumunun düştüğü durumu temsil eden bir karakterdir aslında) hapse girmemek için suçluların olduğu özerk bir bölgede (ölü şehirde) yaşadıkları anlatılır. O bölgenin kraliçesine karşı ayaklanıp onu deviren, akabinde de kraliçeyi koca bir tepside kızartarak halka servis eden bir grubun hikayesidir bu. İnsanlara sürekli emirler veren, ters yürüme günü, kıyafetleri ters giyme günü gibi ‘kutsal’ günler ilan eden kraliçe, şarbon hastalığını halka yayarak hepsinin ölümünü seyretmek istediğinde, çok da basit bir şekilde tüm düzen yıkılır.

Yine buna yakın bir seks, ölüm ve pişirme üçgeni Pink Flamingos‘taki kümes sahnesinde karşımıza çıkar. Aklı gidik üvey evlat, karşı tarafın ajanıyla kümeste sevişirken tavukları boğazlayıp kadının vajinasına sokmaya çalışır. Bu gerçek bir sahnedir ve tavuklar çekim esnasında öldürülür. Hatta ağızlarından gelen kan ve uçuşan tüylere yakın çekim yapılır. Filmin sonundaysa kendine yaklaşık beş dakikalık bir savunma ayıran Waters, kameranın karşısına geçerek o sahnede tavukları gerçekten öldürdüklerini itiraf eder ve ekler: Siz yediğiniz tavukların kalp krizinden öldüğünü mü düşünüyorsunuz? Sonraki plandaysa tüm ekibin karavan önünde o tavukları kızarttığı görülür.

Sert ve kışkırtıcı filmlerle dolu Waters sinemasında, uyumsuz olan tüm gerçekliği ve iğrençliğiyle temsil edilir, beğenilir, desteklenir. Karşı estetik göndermeleri hem öyküsel hem de teknik olarak yinelenir. Yaşlı, şişman ve bildiğimiz çirkin olan Edith’in fetiş seks kıyafetlerini günlük hayatta kullanması, Divine’ın oğluna oral seks yapması, katledilen polisleri yemeleri bir yana, kopan organlardan kesilen penislere, hatta hamamböceği tarafından tecavüze uğramaya kadar aklın havsalanın ötesinde bir şiddet çeşnisi oluşturulur. En meşhur sahneyse Pink Flamingos’un sonunda yer alan köpek boku yeme planıdır ki tamamen gerçektir.

Waters ve ekibinin amatör ruhu ve kolektif sinema anlayışı yeni bir üslup yaratmanın ötesinde, döneminden taşan bir iştir. Hatta hala da öyledir. Hiç yoksa, Pink Flamingos’un yapım süreci söyler bunu bize çünkü paraları kalmadığı için hafta sonu çalışıp kalan günlerde film çekimi yaparlar ve 35 mm’nin bobinleri bitince, kaldıkları yerden 18 mm’yle devam ederler. Aynı karakterlerin farklı rollerde dönüp durması da bir başka göstergedir.

İnsanlar arası ilişkiler her an patlamaya hazır bir öfkeyle işlevsellik kazanırken, neden sonuç ilişkisinin yüzeysel olması da Waters’vari abartıların bir yansımasıdır sonuçta. O, çektiği filmleri çok sert eleştirilerle kuşatsa da dalga geçmeyi ve eğlenmeyi ihmal etmez.

Okan Çil