Sadi Mehmet Veryansın’la birlikteyiz bu ay. Sallantı Yayınlarından çıkan kitabı hakkında konuşmak için evine konuk olduk. Kendisi günümüz edebiyatının yenilikçi kalemlerinden biri olmakla birlikte, İzmir’de yaşamakta ve kirasını günü gününe ödemektedir.

90e1e-sallanttc4b1c4b1c4b1

Merhaba efendim. Öncelikle bizi kırmadığınız için teşekkürler, çünkü bildiğimiz kadarıyla, pek öyle konuşan biri değilsiniz.

Genelde tercih etmiyorum, evet. Çocukken de böyleydim. Annemler falan hep anlatır, gül gül ölürsünüz. Hatta bir keresinde öğretmen ismimi sormuş ilkokuldayken…

Eee, evet. Kitabınızın ismiyle başlayalım o zaman: Ateş Karıncaları, Salyalı Yapraklar, Bölünerek Çoğalanlarve O. Her biri kitabınızı oluşturan dört öykünüzün isimleri ve siz hepsini birden kullanmayı tercih etmişsiniz. Niçin böyle bir şey yaptınız?

Otizmle ilgili bir farkındalık yaratmak istedim aslında. İlk başlarda çok da mantıklı gelmişti. Kitap çıktıktan sonra kimsenin buna değinmediğini görünce, eleştiriyi kendime yönelttim ve dedim ki, oğlum Sadi… Evet evet, bak bu da uygun. Kitabın ismi, Oğlum Sadi olsaydı keşke. O zaman otizm daha belirginleşirdi. Şey yapsak olur mu ya, yeni baskıya girmeden yayınevini arasam ben?

Sanmıyorum, siz yine de deneyin tabii. Kitabınızı aldığımda, daha okumadan çok şey anlattığına şahit oldum ben. Hiç yoksa ismine bakarak. Bir doğaya dönme özlemi, sonra şehir hayatının kaosu…

Dediğim gibi, böyle bir misyonu yok. Hem ben şehir hayatından gayet memnunum. Her şey elinizin altında. Gerçi üst komşumla pek anlaşamıyorum, ama olsun. Yaşlı başlı kadın sonuçta. El mecbur, ses etmiyorum. Geçen mesela, kalkıp gelmiş kapıyı yumrukluyor. Sabahın körü. Açtım baktım, söyleyecek bir şey bulamadı herhalde, gerisin geriye çıktı gitti. N’apacaksın?

Fakat öyküleri okumaya başladığımda şöyle bir cümleyle karşılaştım. “Kuru dalların arasında ona rastladığımda, hayatın anlamına ancak o zaman vakıf oldum. Vergiden de muaftı üstelik.” İşte burada kayıt dışı tutulan, melankolik bir izdüşümle doğa özlemini çağrıştırmıyor mu?

Yo, hayır.

Peki kasaba?

Kasaba da değil. Orada anlatmaya çalıştığım şey, tamamen karıncanın yürüyüşü.

Anlıyorum. O zaman karınca gibi birbirine benzeyen ve çalışmaktan ateş çıkaracak noktaya gelen işçi sınıfına bir atıf var? 

Daha doğrusu şu; dalların arasında gezinen bir karınca var ve o karınca salyalı yaprakların ardındaki sevgilisini aramakla meşgul. Buna gök kuşağının altındaki hazine de diyebilirsiniz. (Gülüyor)

Belgeselci yaklaşımınız kitabın genelinde mevcut. Karakterlerinize mesafelisiniz yani. Bir de bu tutuma, masalcı gerçekçiliği ekleyip bilinmez bir “O” ile döngü yaratıyorsunuz. Okuyucuyu özdeşlik kurmaktan alıkoyarken, masalların o sevimli çekiciliğine göz kırpıyorsunuz. Bu şahane bir şey!

Masalsı gerçekçilik benim en sevdiğim şeydir zaten. O kadar ki içimden uçan eşekler fışkırıyor, ama belgesellerden pek haz etmiyorum. Hepsi, en garip benim diye dolanan pop şarkıcılarına benziyor. National Geographic hariç tabii, adamlar bildiğin ölüme meydan okuyorlar kış kıyamet demeden. Enteresan değil mi?

Haklısınız, zor şartlarda çalışıyorlar. Peki ya son öykünüz? Bir nevi epilog olarak da görebileceği gibi, platonik karşı çıkışlarınızı kadınsı yoksunlukla dile getiriyorsunuz. Onda, diğer üç öyküye nazaran daha dışarıdan bir göz yok mu?

Var.

Peki. Bölünerek Çoğalanlar’a baktığımızdaysa; bu metastaz, modern insanın varoluşsal sıkıntısının bir tezahürü gibi geldi bana. Ki en çok bu öykünüzle özdeşlik kurduğumu söylesem yalan olmaz. Bu öykü nasıl ortaya çıktı?

Valla işte bir gün kahvaltı yapıyorum evde. Gecesine de bayağı bir içmişiz tabii, leş gibiyim. Üçüncü zeytini yedikten sonra birden aklıma geldi. Hemen koşup kâğıda kaleme sarıldım. Başladım faturaları hesaplamaya. Özellikle de su. Öyle hemen kesmediklerinden birikmiş de birikmiş. Bizim Özcan abi var, dükkânı vezneye yakın, onu aradım sonra. Abone numarasını söylüyorum, ama yanlış yazıyor her seferinde. Hay ben senin, diye başlayacağım artık, o raddedeyim. Neyse işte baktım olmuyor, mesajla gönderdim. Sağ olsun yatırıvermiş. Aklı kıttır biraz, ama dünya tatlısıdır. Tanısanız siz de seversiniz.

Öyküyü nasıl yazdınız peki?

Ha, öyküyü? Onu bir önceki gün yazmıştım. Anlattığımın önceki günü işte. Ya niye öyle bakıyorsun, içtik sıçtık bir ton dedim ya o gün.

Varoluş meselesine gelirsek; karakterlerinizin isimleri de ilgi çekici aslında. İslam mitolojisine yaptığınız göndermeler ayan beyan ortada. Bu konuda hiç tereddüt ettiniz mi? Herhangi bir çekince falan?

Hemen anlaşılıyor mu o ya? Ben bayağı gizlemeye çalışmıştım hâlbuki.

Bakın efendim, karıncanın ismi Adem. Sevgilisi mi neyse, onun adı da Havva. Sadece dışarıdan bakana Şeyto demekle… Tamam anlıyorum, siz burada o karakteri yöresel bir samimiyet içine sıkıştırarak kötülük kavramını tartışıyorsunuz, ama göndermeniz…

Bak bunu hiç düşünmemiştim. Bir daha söylesene şunu, yöresel ney?

Şey, efendim şey!

Ha şey…

Eee… Klasik sorularıma geçip bitirmek istiyorum artık. Takdir edersiniz ki bu da bir bünye, fazla yüklenmeye gelmiyor. Çıkıp bir an önce temiz hava almam lazım, yoksa iyice…

Pardon?

Diyorum ki; günümüz edebiyatını nasıl buluyorsunuz? Artıları, eksileri nelerdir?

Türk edebiyatıyla ilgili bir sorunum yok. Bir sürü şey yazılıyor, şiir falan. Güzel yani, takip ediyorum elimden geldiğince.

Son soru! Yeni bir çalışmanız var mı?

Tabii ki var. Ontolojik bilginin, postmodern determinizmle olan ortaklığı uzun zamandır kafamı kurcalıyor bilmem inanır mısın?

İnanmam! Vallahi de inanmam, billahi de inanmam!

Öyle öyle, akrep burcuyum ben. (Gülüyor) Hatta buna evresel tanrı mitosu üstünden baktığımda karşıma şeyler çıkıyor. Böyle yeşil yeşil, söyleyiver adını…

Allah utandırmasın Sadi bey! Size başarılar diliyorum o zaman ben.

Böyle şey gibi ya… Hani ilk etapta sıcaktır da sonra sonra ılır?

Sadi bey, röportajımız bitmiştir! Çok teşekkürler! İyi günler!

Aklıma da gelmiyor ki namussuz… Tamam, sürpriz oluversin artık. (Gülüyor) Son olarak bir şey diyebilir miyim buradan?

Tabii, ama oradan deyin! Oturun lütfen yerinize… Hayır efendim, ben kendim giyebilirim ceketimi. Buyurun konuşun siz!

Hayatı seksen beş çarpı, iki yüz kırk altı sananlar yanılıyor. Cidden.

OKAN ÇİL