Grace Paley ile Derya Sönmez’in Sarnıç’taki yazısı sayesinde tanıştım. Elleri dert görmesin.

Kitap kapaklarının önemli olduğunu biliyoruz. Yazı karakteri, kapak görseli, tasarım etkili elbet. Yoksa İnsana Hiç Rahat Yok Kendinden kitaplığımdaki “hevesle alınıp aylarca okunmayı bekleyen kitaplar” bölümündeki yerini alabilirdi. Kitap, yeni bir yayınevi olan Yüz Yayınları tarafından basılmış. Yayınevinin ilk kitabı. İyi, albenili bir baskı. Umarım nice kitapları olsun. Öncelikle de Grace Paley ablamızın diğer iki öykü kitabını yayımlarlar umarım.

İnsana Hiç Rahat Yok Kendinden Grace Paley’in Türkçede yayımlanan ilk kitabı. Ama Türkçe’de hiç yayımlanmamış değil. Adam Öykü’nün 56. sayısında bir öyküsü yayımlanmış vakti zamanında. Babamla Sohbet adlı öyküyü okuyamadım, çünkü o sayısı yok bende derginin. Ama Ali Smith’in sesinden dinleyebilirsiniz bu öyküyü. (Buradan yakın)

Dünya Kitap’tan çıkan ve baskısı bulunmayan Amerikan Edebiyatı Öykü Antolojisi’nde de varmış ama maalesef bu kitap da yok bende (zaten baskısı da yok kitabın), bu nedenle, hangi öyküsü/öykülerini çevirmişler, bilemiyorum.

Grace Paley’i ben hem öyküleri hem de –birkaç röportajından anladığım kadarıyla– edebiyata, yazarlığa bakışı, tavrı nedeniyle sevdim. Ablamız Aşkenaz bir aileye doğmuş. Amerika’da doğmasına rağmen göçmenliğin, evde konuşulan Yidiş dilinin izleri var zaten öykülerinde. Muhalif, aktivist bir abla. Öğretmenlik yapmış geçinebilmek için. Çocukları olmuş. Belki az yazmasının nedeni bunlar olabilir. Derken. Bakın bir söyleşisinde neler demiş? Söyleşiyi yapan kişiden alıntılıyorum: İnsanlar sıklıkla Grace Paley’e neden bu kadar az yazdığını sorarlar; yetmiş yılda üç hikaye kitabı ve üç şiir kitabı. Paley’in bu soruya birçok cevabı var. Bu yanıtlardan biri, tembel olduğu ve bunun bir yazar olarak en büyük kusuru olduğudur. Seyrek de olsa itiraf ettiği şey ise, kendi deyişiyle; bunu söylemek “çok ince” bir davranış olmasa da, çenesi düşük meslektaşlarının bir romanda anlatacakları şeyi onun birkaç hikayede anlatabilmesidir. Ayrıca, zamanını geçirecek başka birçok önemli şeyleri olduğuna dikkat çeker. Çocuk yetiştirmek ve politik eylemler gibi. “Sanat,” diye açıklar, “çok uzun ve hayat çok kısa.”

E gel de bu ablayı sevme şimdi. Kasım kasım kasılan, yeni kitapları için “lansman” ya da “PR” yapan ve pop şarkıcıları gibi fotoğraf çektiren yazarlar çağında gel de bu ablayı sevme. Bir yeri yazmak için oraya gitmeler, yok yazar bunalımları, yazarken kanamaklar, acı çekmek pozları filan. Bakın ablaya. Samimiyet uzun, hayat kısa a dostlar!

Raymond Carver bir söyleşisinde, hayranı olduğu yazarlar arasında sayıyor Grace Paley’i. Güzel dergi Adam Öykü’nün Kısa Kısa Öykü Özel Sayısında (Eylül-Ekim 1997) da şöyle demiş Grace ablamız: “Gerçek şu ki insanlar çok çok kısa öykülerden –tıpkı uzun şiirlerden olduğu gibi– korkuyorlar. Kısa öykü romandan daha çok şiire yakındır. (Bunu milyonlarca kez söyledim.) Çok çok kısa olduğunda ise –1, 2 ya da 2,5 sayfa– şiir gibi okunmalıdır. Yani yavaş yavaş okunmalıdır. Atlaya atlaya okumayı seven kişiler üç sayfalık bir öyküde atlama yapamazlar.”

Lafı çok uzattık. Aşağıda bu güzel ablamızın henüz Türkçe’ye çevrilmemiş olan Later The Same Day adlı kitabından iki öyküyü çevirdim, okuyabilirsiniz. Umarım çevrilmemiş olan diğer kitabı Enormous Changes At The Last Minute ile birlikte çevrilir ikisi de…

Onur Çalı

7357f-paley.600.jpg

Adamın Biri Bana Hayat Hikayesini Anlattı

Vicente dedi ki: Doktor olmak istiyordum. Tüm kalbimle doktor olmak istiyordum.

Vücuttaki her bir kemiği ve organı öğrendim. Neye yaradıklarını. Neden çalıştıklarını.

Okuldan bana dediler ki: Vicente, sen mühendis ol. İyi olur. Kafan matematiğe basıyor.

Ben okuldakilere dedim ki: Ben doktor olmak istiyorum. Organların birbirlerine nasıl bağlandıklarını bile biliyorum. Bir şey ters gittiğinde, nasıl onarılacaklarını biliyorum.

Okuldakiler dediler ki: Vicente, sen gerçekten çok mükemmel bir mühendis olacaksın. Tüm testlerden ne kadar iyi bir mühendis olacağın anlaşılıyor. Testler iyi bir doktor olacağını göstermiyor.

Ben dedim ki: Off ama ben doktor olmayı çok istiyorum. Neredeyse ağlayacaktım. On yedimdeydim. Dedim ki: Belki de siz haklısınız. Öğretmen olan sizsiniz. Müdür olan sizsiniz. Toy olduğumu biliyorum.

Okuldakiler dediler ki: Ha, ayrıca orduya yazılacaksın.

Orada beni aşçı yaptılar.  İki bin adama yemek yaptım.

Şimdi beni görüyorsun işte. İyi bir işim var. Üç çocuğum var. Bu Consuela, karım. Onun hayatını kurtardığımı biliyor musun?

Şöyle oldu; acı çekiyordu. Doktor dedi ki: Neyin var? Bitkin mi hissediyorsun? Çok mu çalıştın? Kaç çocuğun var? Bu gece iyice dinlen, yarın test yapacağız.

Ertesi sabah doktoru aradım. Dedim ki: Hemen ameliyata alınması gerekiyor. Kitaplara baktım. Ağrısının yerini buldum. Baskının nereden geldiğini anladım. Sorun olan organını açık bir şekilde biliyorum.

Doktor bir test yaptı. Dedi ki: Derhal ameliyata alınması gerekiyor. Bana dedi ki: Vicente, nasıl bildin?

Annem

Bir gün radyo dinliyordum. Bir şarkı çalındı kulağıma: “Oh, I Long to See My Mother in the Doorway.”* Vay canına! dedim, bu şarkıyı çok iyi anlıyorum. Ben de uzun süredir annemi kapı aralığında görmek istiyordum. Zaten sıklıkla çeşitli kapı aralıklarında durup bana bakıyordu. Bir gün, ön kapıda öylece duruyordu, arkasında kalan koridorun karanlığıyla. Yılın ilk günüydü. Üzgün bir halde bana dedi ki; On yedi yaşındayken sabaha karşı 4’te eve geliyorsan, yirmine bastığında kaçta geleceksin? Herhangi bir anlam yüklemeden, alay etmeden soruyordu. Ölüme doğru kaygılı hazırlıklarına başlamıştı. Yirmi yaşıma geldiğimde, buralarda olmayacağını düşünüyordu. Bu yüzden, endişeleniyordu.

Bir başka seferinde odamın kapı aralığında dikilmişti. O günlerde, Sovyetler Birliği’nde ailenin konumu hakkında saldırgan bir politik manifesto yayımlamıştım. Dedi ki; Tanrı aşkına git ve uyu, seni lanet olası salak, sen ve senin şu Komünist fikirlerin. Biz onları çoktan gördük, Baban ve ben, 1905’te. Neler olacağını biliyoruz.

Mutfak kapısının aralığında, Yemeğini yemiyorsun, demişti, Ortalarda şuursuzca dolaşıp duruyorsun. Ne olacaksın sen?

Sonra öldü annem.

Elbette, hayatımın geri kalanında onu görmek isterdim. Yalnızca kapı aralıklarında değil, birçok yerde; teyzemlerle mutfakta otururken, pencere kenarında sokağa bakarken, bahçedeki çuha ve kirlihanım çiçekleri arasında, oturma odasında babamla.

Konforlu deri koltuklarda otururlardı. Mozart dinlerlerdi. Şaşkınlıkla birbirlerine bakarlardı. Buraya yeni gelmiş, ilk İngilizce sözcüklerini yeni öğrenmişlerdi. Babam, Amerikalı anatomi profesörü olma hakkını gurur verici bir şekilde sınavdan tam puan olarak elde etmişti. Annem, çalıştığı dükkandan yeni ayrılmıştı.

Onu o oturma odasının kapı aralığında görmek isterdim.

Orada bir dakika kadar dikildi. Sonra babamın yanına oturdu. Pahalı bir pikap almışlardı. Bach dinliyorlardı. Annem, babama, Benimle birazcık konuşsana, dedi. Artık pek fazla konuşmuyoruz.

Yorgunum, dedi babam. Görmüyor musun? Bugün otuz kişi geldi muayeneye. Hepsi hasta, hep konuşma konuşma konuşma. Müziğe kulak ver, dedi. Bir zamanlar çok severdin, dedi. Yorgunum, dedi.

Sonra öldü annem.

* Annemi Kapı Aralığında Görsem