09b04-unnamed
Burcu Firdevs Demirağ

Giyseydim yağmurluğumu, on beş lira verip bu çirkin siyah şemsiyeyi almak zorunda kalmayacaktım. Islanayım anasını satayım diyemem, saçım bozulur. Saçım bozulsa? Hayatta fönsüz duramam. Kimse görmemiştir o yoluk halimi. Kış kıyamet yorgunluk dinlemem, sıçan saçlarımı fönler öyle çıkarım. Hele böyle iş görüşmesine giderken, asla.

Öyle çok yağıyor ki, kaldırım ortasındaki metro girişinin merdivenine biniveriyorum. At mı bu ayol? Biniyorum ne demek? İlk basamağına adım atıyorum işte. O kadar çok kırıttım ki saçma sapan insanlara tüm gün, kullanmam gereken doğru sözcükleri bile bulamıyorum.

İniyorum aşağıya doğru. Şemsiyem açık halâ. Kapatıp sallıyorum. Kurusun bir an önce. Yağmur damlaları saçılıyor. Ne hoş!

Üç dört basamak önümde kahverengi ceketli, geniş omuzlu, esmer gibi, sırılsıklam, ense traşı uzamış bir adam. İki basamak öne atlayıp, ıslak şemsiyemi adama doğru tutup sağa sola tekrar sallıyorum. Sebebi yok, öylesine!

Gayri ihtiyari irkilip, dönüp bakıyor. Ankaralılara özgü “Hayır mı gardaş?” bakışı. Gözlerimi kırpıştırıyorum. Fatma Girik gibi ya da Gülşen Bubikoğlu, fark etmez. Önüne dönüyor. Merdiven bitti. Peşindeyim.

Yirmi adım ya atıyor ya atmıyoruz, tekrar sallıyorum şemsiyemi, tekrar dönüp aynı Ankaralı bakışını atıyor. Gülüyorum bu kez, masumca. Necla Nazır gibi ya da Hülya Koçyiğit, fark etmez.

Duruyor önümde. Gülmüyor.

Sağ elimin işaret parmağını burnuma götürüp, şişşşt işareti yapıyorum. Gözlerimi kocaman açıp, göz bebeklerimi sağa sola oynatarak etraftakileri gösteriyorum. Şaşkın. Efendi adam, belli. Başını omzunun üstünde çevirip, fısıldıyor. “Çattık galiba.”

Sessizce geçiyorum onu, sonra vitrin bakar gibi yapıp gerisinde kalıyorum. Belli ki o da yağmurun geçmesi için oyalanıyor. Yoksa çoktan gişelere doğru…

Arayı açmamak için hızlanıyorum. Bir adım gerisinde tam şemsiyemde kalan son damlaları sallamak için hazırlanırken hışımla dönüp bileğimi yakalıyor.

“Çok oldun ama! Aynı hareketi bir daha yaparsan alırım şemsiyeni!”

“Vermem ki, on beş lira bayıldım az önce.”

“Kaç yaşındasın sen, sekiz?”

“Ruh yaşım seksen dokuz, fizyolojik yaşım otuz üç, duygusal yaşım on beş. Gerçek yaşım…”

Gülüyor bu kez. Güzel gülüyor. En fazla otuz beş. Dişlerine bakılırsa sigara içmiyor, saç traşı uzun olduğuna göre asker değil, üstü başı gıcır, demek ki hali vakti yerinde. Ama ne şemsiyesi var ne yağmurluğu, benim gibi safaroz işte. Eli bileğimde.

“Yürüyelim mi?” Önce halâ bileğimde olan eline, sonra yüzüme bakıp bırakıyor bileğimi.

“Yüzsüzsün bir de!”

“Maalesef!” Yüzsüzüm, yalnızım, haklı. Ne yapayım! İki iş görüşmem de olumsuz geçti, deli gibi yağmur var,  bugün de böyle işte.

Yürümeye başlıyoruz. Öylesine. Rengârenk mağazaların önünden geçip, her yaklaştığımız çıkışta, yağmurun sesini duyup vazgeçiyoruz.

Yazarmış, Antalyalı. Bir arkadaşının imza günü için gelmiş, akşama dönecekmiş. Beş tane kitabı varmış, altıncısı yoldaymış. Bir sıcak, bir huzurlu ki!  İçime akıyor sözcükleri, ılık ılık. Tatlı, tarçınlı, ağzıma atsam eriyiverecek, annemin kurabiyeleri gibi.

“Peki, doğum ne zaman?” diyorum.

Yine gülüyor. Okuduğu kitaplardan, yazar arkadaşının kitaplarından, Antalya’nın güneşinden, Ankara’da okur olmanın şanslı yönlerinden bahsediyor. Ben, hiç kitap okumadığımdan, yalnız olduğumdan, okulu yeni bitirip iş aradığımdan, bulamadığımdan, ev kirası vermediğim halde zar zor geçindiğimden, Mersinde yaşayan bizimkilerin sürekli “İş bulamayacaksan evi kiraya ver, yanımıza gel!” baskılarından, internetteki yaş hesaplama testlerinden bahsediyorum. Metro çarşısındaki tüm dükkânların önünden en az üçer kez geçiyoruz.

“Ense traşın kötü görünüyor, uzun, kısa saç yakışır sana. Kestir bence.”

“Sen kendininkilere bak, süpürge gibi.”

“Ooo sen bir de fönsüz görsen.”

“Bu fönlü hali mi?”

“Ne sandın, boşuna mı on beş lira verdik şemsiyeye. Maksat fönümüz bozulmasın.”

Karanfil Sokak çıkışına geldiğimizde yağmurun sesi kesilmiş. Köşedeki çantacıya girip kırk liraya kırmızı üzerine siyah puanlı bir şemsiye alıyor. Elimdeki on beş liralık siyah şemsiyeyi alıp, elindekini bana veriyor.

Boynuna sarılıyorum birden. Nemli, tütünlü, tarçınlı. Telefon numaramı verirken, sol elindeki yüzüğü görmezlikten geliyorum.

“Ararsın?”

Aramıyor. Bir ay, iki ay, üç ay bekliyorum. Güneşli günlerde bile ayırmıyorum kırmızı siyah şemsiyemi yanımdan. Kitaplarını okuyorum teker teker. İnternetten hayatını araştırıyorum. Bulduğum tüm resimlerini bilgisayarımda bir dosyada biriktiriyorum. Yazdıklarını anlamaya çalışıyorum. Anlayamadıkça daha çok okuyorum, ezbere bildiğim ve hala anlayamadığım öyküleriyle dolduruyorum beynimi. İş aramayı bile bırakıyorum. Babamın gönderdiği üç kuruşla, ekmek zeytin yiyerek, sersefil perperişan, ağzım açık bekliyorum. Elime para geçince ilk iş telefon faturamı ödüyorum. Olur da tam o arayacağı sıra hattım kapanırsa diye ilk iş fatura ödüyorum.

Altıncı ayın sonunda hem iş bulmaktan, hem aramasından umudumu kesip, evdekilerin baskılarına dayanamayıp Mersine dönüyorum. Gazetedeki iş ilanlarını işaretlemekle oyalandığım bir öğleden sonra, daha önce hiç duymadığım bir edebiyat dergisini almamı isteyen bir mesaj gönderiyor. Fönsüz saçlarımı kimse görmesin diye tepemde toplayıp, şehrin edebiyat dergisi satan tek büyük kitapçısına fırlıyorum.

Saçlarının kısacık olduğu bir fotoğrafının bulunduğu sayfayı buluyorum hemen. Bir on dakika kadar kısa saçlı güzel yüzüne baktıktan sonra ancak okuyorum.

GELİNCİK

Yağmurdan kaçıp sığındığım karanlık bir mağarada çıktı karşıma. Neden orada olduğumu bile tam bilmediğim, her türlü vahşi hayvanla burun buruna gezindiğim ormanda, ansızın bastıran yağmurdan kaçmıştım. Ormanın kalabalığından korkmuş, kulaklarımda uğuldayan yabancı seslerden rahatsız olmuş da olabilirdim. Sırılsıklamdım. Birden arkamda belirdi. Yabancısı olduğum vahşi ormanda yaşayan yabani bir hayvan olduğunu düşündüm.

Oysa sadece, elindeki siyah değneğiyle mağaranın içine su damlaları sıçratıyordu. Yapma dedim, gözlerini kırpıştırdı. Etme dedim, güldü. Eski Türk filmlerindeki esas kızlar gibiydi. Güzel, masum, cesur, şımarık. Yeterince ıslağım, yeterince üşüdüm dedim, duymadı. O zaman fark ettim, üzerime sıçrattığı her damla içimi ısıtıyor, üzerimdekileri kurutuyordu. Mağara aydınlandı, içim aydınlandı. Upuzun dümdüz altın sarısı ipek saçları, parlak, gülen, bal rengi gözleri vardı. Sımsıcak, içimi ısıtan minik masallar anlattı.

Yağmur dindiğinde, mağaranın kapısında açmış kırmızı siyah gelinciği koparıp tutuşturdum eline. Boynuma sarıldı. O güzelim saçlarından öptüm sessizce. Ararsın dedi. Peri kızları aranmaz hayal edilir dedim. Çoktan gitmişti.

İlk kez bir öyküsünü ilk okuyuşta anlıyorum. Burnuma götürüyorum dergiyi. Sıcak tarçınlı kurabiye kokuyor.

AYŞEGÜL KOCABIÇAK