22761-atatt

Daha önceki yazılarımdan birinde, Derrida’nın Türkiye ziyareti sırasında bir arkadaşına yazmış olduğu ve yeni Türk devleti kurulurken yapılan devrimlerden biri olan “harf devrimi” ile ilgili düşünce, eleştiri ve yorumlarını dile getirdiği bir mektubu ele almıştım. Bu yazıda da, “Derin Tarih” adlı derginin Aralık 2013 tarihli sayısında yer alan, Yavuz Bülent Bakiler’in Yakup Kadri Karaosmanoğlu’yla Güneş Dil Teorisi üzerine yapmış olduğu bir söyleşiden bahsetmeye çalışacağım.

Ulus Devlet Kurmak İçin

Çok uluslu bir yapıdan ulus devlete geçiş süreci birçok değişimi de beraberinde getirmek zorundadır. Nitekim Osmanlı İmparatorluğu gibi etnik, dinsel, dilsel çeşitliliğin çok fazla olduğu bir yapıyı, ‘milli devlet’ haline getirmek için yeni bir dil-tarih yazınına ihtiyaç duyulmuştur. Her ulus devlet, kuruluş aşamasında böylesi milli tarih, coğrafya, felsefe ve dil çalışmalarını, kuruluşuyla eş zamanlı olarak başlatmak durumunda kalmıştır. Güneş Dil Teorisi de böyle bir düşünce yapısının ürünüdür. Teori, Mustafa Kemal döneminde büyük ses getirmiş olmasına rağmen, zamanla popülaritesini kaybetmiş ve adı yalnızca ders kitaplarında anılır hale gelmiştir. Şimdi, bu hakkında çok konuşulan, ülke içinde ve dünyada büyük tartışmalara yol açan teorinin tarihsel seyrine birlikte kısaca bir göz atalım.

Güneş-Dil Teorisi

Viyanalı dilbilimci Dr. H. F. Kıvergiç tarafından ortaya atılan teori, Türkçe’nin dünyada kullanılan ilk dil olduğunu, bütün dillerin Türkçe’den türemiş olduğunu iddia eder. Yeni kurulmakta olan ulus devletin siyasileri ve dilbilimcileri bu yeni teoriyi heyecanla karışılar ve benimser. Yakup K. Karaosmanoğlu, Yavuz Bülent Bakiler’e vermiş olduğu röportajda bu süreci şöyle anlatmaktadır:

Vedat Nedim Tör, Basın Yayın genel müdürü olup benim yakın arkadaşlarımdandı. Bir gün beni telefonla aradı. “Yakup,” dedi, “Viyanalı bir dil alimi şu an benim yanımda. Türkçe üzerine çok dikkat çeken çalışmaları olmuş. Çalışmalarını Atatürk’ümüze de göndermiş ama bir cevap alamamış. Kalkıp Ankara’ya gelmiş. Şimdi istiyor ki, tespitlerini bizzat Atatürk’ümüze arz etsin. Alsana bu Viyanalı dil alimini yanına, götürsene Çankaya Köşkü’ne.”

Birlikte Çankaya’ya varırlar ve Kıvergiç, Atatrürk’e teorisini anlatır:

Ekselansları, ilk insan güneşi gördüğü zaman Türkçe’deki ilk sesli harf olan harfi telaffuz etti. “A” dedi. Nitekim şimdi hem Türk milleti olarak sizler, hem de bu tür dünya milletleri hayretlerini “A! A!” diye ifade ediyorlar. İlk insan bir canavarla karşılaştığında “Ooo” diyerek korkusunu ortaya koydu. Uzaklık anlayışını “Uuu” seslisiyle ifade etti. Sonra ilk insan merak ettiği şey, bir konunun tekrarı için “Eee?” diye sordu. Hoşlanmadığı şeylerden, kişilerden “Ööö” diye bahsetti. Bu sesli harflerden sonra insanın kullandığı ilk hece “ağ”dır. Zamanla t, ç, k, n harflerini de kullandı, anağkara, anağra anağra dedi ve anağra zamanla Ankara oldu. Ankara binlerce yıllık bir Türk şehridir ve tamamen Türkçe bir kelimedir. İlk insan Türk’tür. İlk lisan Türkçe’dir.

Karaosmaoğlu bunlar anlatılırken sürekli olarak Mustafa Kemal’in yüzüne bakmakta ve tüm bu iddiaların saçmalığıyla ilgili bir itirazda bulunmasını beklemektedir. Ancak Mustafa Kemal böyle bir davranışta bulunmaz ve anlatılanları mütebessim bir yüzle dinler. Karaosmanoğlu bunun nedeni de şöyle gerekçelendirir: Kendileri bir itirazda bulunmadı, çünkü Atatürk şöven, yani aşırı duygularla yüklü bir Türk milliyetçisiydi. Bu bakımdan Viyanalı dilbilimcinin açıklamaları, iddiaları çok hoşuna gitti.

Dil teorisinin devamında göç hareketleri çalışmalarına başlanılır. Güneş-Dil Teorisinin yolu takip edilir. Bu haritalarda soyumuzun Orta Asya’dan çıkarak dünyanın hemen her yanına gittiği gösterilir. Bering Boğazı’nı geçerek Amerika’ya ulaşan Türkler, yükseklerden büyük bir gürültüyle akan şelaleyi görünce “ne yaygara, ne yaygara” diye tepki göstermişler ve bu şelale  “Niyagara” adını almıştır. Oranın en uzun ırmağını gördüklerinde de “amma da uzun, amma da uzun” dedikleri için nehrin adı “Amazon” olarak kalmıştır… Bir espiri olarak da algılanabilecek bu çıkarsamalar, döneminde akademik çevreleri bile ikna edebilecek güce ulaşmıştır. İşin daha vahim tarafı; bu akıl almaz teori, 1935-40 yıllarında Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesinde Hasan Reşit Tankut tarafından ders olarak okutulmuştur.

(Ders olarak okutulmasının sona ermesinde, Cumhurbaşkanı olarak göreve başlayan İsmet İnönü’nün, teorinin asılsızlığından dolayı dünyanın önde gelen biliminsanları tarafından alay konusu edildiğimizi dile getiren ülke aydınlarının şikayetlerini dikkate alması etkili olmuştur.)

Yavuz Bülent Bakiler’den Bir Anı

Bakiler 1960 darbesinin yeni yaşandığı sırada, hukuk fakültesi son sınıf öğrencisiyken, Nihat Doğan’ın gazete idaresinde arkadaşlarıyla sohbettedir. O günü şöyle anlatır:

Arkadaşlar ağızlarını “Atatürk!” diye açıyor “Atatürk!” diye kapatıyorlardı. Görüyordum ki arkadaşlarım ilkokulda, ortaokulda bize anlatılanlarla konuşmaktalar. Anlıyordum ki hiçbirisi Atatürk üzerine bir tek kitap okumamış. Ama hepsi de bir davul gümbürtüsüyle ağızlarını açmaktadırlar. Söz bir ara Atatürk’ün dilimize yaptığı büyük hizmetlere geldi. Ben de onlara, Atatürk’ün dilimizi çok defa yanlış mecraya soktuğunu anlattım. Güneş-Dil Teorisi’ni ortaya koydum. Birdenbire adeta küçük bir kıyamet koptu. Hep bir ağızdan bağırmaya başladılar: “Olamaz, Atamız böyle saçmalıklara katiyen kulak asmaz. Anlattıkların Atatürk düşmanlarının uydurmalarıdır. Atatürk nasıl bütün dünya dilleri Türkçe’den doğmuştur diyebilir? İlk insanın Türk olduğuna kim inanır?”

Tartışmaya, aralarında yer alan ve tartışmaya uzaktan kulak kabartan, kendilerinden yaşça büyük bir arkadaş (Fikret Polater) dahil olur o noktada ve “Evet”, der “Bakiler doğru söylüyor, Atatürk bir ara Güneş-Dil Teorisine inandı. Ben talebeyken 1937’de Sivas’a geldi. Benim talebe olarak bulunduğum sınıfı ziyaret etti. Matematik dersindeydik ve paralel konusunu işliyorduk. Paşa bize paralelin ne demek olduğunu sordu. Öğrencilerden biri “Paralel Latince bir kelimedir ve sonsuzda kesişmeyen iki çizgidir Paşam” yanıtını verdi. Atatürk, “Çocuklar, siz hiç yan yana yürüyen iki öküz arabasına bindiniz mi? Onlar nasıl giderler? İki arkadaş yan yana yürüdükleri zaman biz onlara nasıl yürüyorlar deriz?”

Çocuklar hep birlikte: “Beraber yürüyorlar deriz efendim.”

Atatürk’ün beklediği cevap buydu: “Doğru, öyle deriz. İşte batılılar bizim “barabar”ı alarak onu “paralel” şekline soktular. Paralel, Türkçe olan “barabar”dan gelmektedir. Anladınız mı çocuklar?”

Ve Bakiler şöyle bitirir anısını: Fikret ağabeyin bu hatırasını anlatmasının ardından, “Bunlar Atatürk düşmanlarının uydurmasıdır, o böyle saçmalıklar yapmaz” diye bağırıp çağıranlar benimle kavga etmekten vazgeçtiler.

Konu resmi tarih, Mustafa Kemal’in yapıp ettikleri, kurmaya çalıştığı düzen ve sistem olduğunda karşımıza binbir totem ve tabu çıkmaktadır. Yakup Kadri de bu nedenle, bahsi geçen dil teorisiyle ilgili dile getirdiklerinden sonra Bakiler’e, “Güneş-Dil Teorisi akıl dışı, mantık dışı, ilim dışı bir safsatadır. Hiçbir ciddiyeti yoktur. Ama bu cümlemi katiyen yazmayacaksınız. Yazarsanız tekzip ederim! Ben böyle bir iddiada bulunmadım derim, anladınız mı?” demek mecburiyetinde hissetmiştir kendini.

Türk Dil Kurumu Arşivinden Bir Tutanak

Bugün itibariyle bu teoriye ait bir tutanak, Türk Dil Kurumu’nun resmi internet sitesinde 3. Türk Dil Kurultayı Güneş-Dil Teorisi ve Dil Karşılaştırmaları Raporu olarak yer almaktadır. 31/01/1936 tarihli rapordan örnek olarak sunulabilecek birkaç madde:

Madde 1-) Güneş-Dil Teorisi lenguistik aleminde esaslı bir devrim yapacak mahiyette, tamamiyle orijinal, enteresan ve derin bir teoridir.

Madde 2-) Bu teori, yalnız lisaniyat meseleleri ile ilgili değil, aynı zamanda en geniş ve en çetin antropoloji, arkeoloji, istuvar-pireistuvar ve biyo-psikoloji meselelerinin halliyle ilgilidir.

Madde 5-) Komisyonda bulunan ecnebi alimleri arasında “Güneş-Dil” Teorisini tanımakta bulunan bir kısmı Türk arkadaşlarının görüşleriyle mutabakatlarını bildirmişlerdir.

Sonuç Yerine

Ulus devletlerin inşası aşamasında totaliter bir eksen hep bulunmuş, söylem her ne kadar özgür, demokratik, akılcı ve bilim odaklı bir toplum yaratma yönünde olsa da, bilinçler -özellikle de resmi ve zorunlu eğitim yolu ile- devlet eliyle şekillendirilmeye çalışılmıştır. Kuşkusuz, böylesi bir sistemin kendi meşruiyetini sağlayıp sürdürebilmesi için izleyeceği en sağlam yol da budur. Burada yaptığımız en büyük hata belki de, karşımızdaki sistem kurucularının ya da dönem insanlarının tüm yapıp ettiklerinin “kesin ve mutlak doğrular” olmasını bekliyor olmamızdır. Bu algıyla yetiştirilen bireyler, resmi olmayan tarihle biraz da olsa ilgilenmemiş ya da genel tarih bilgisine vakıf olamamışlarsa, hayallerinde oluşturdukları “Tanrı-Lider”le bağdaşmayan her düşünceye şiddetli ve kof tepkiler vermek durumunda kalacaklardır. Bakiler’in arkadaşlarıyla yaşadığı diyalog, tam bu noktada önem kazanmaktadır. Tarihsel bir isimle ilgili; “O öyle yapmamıştır.”, “Bunu kesinlikle o söylememiştir.” gibi yaklaşımlar ancak, tarih gibi belgelere dayanan bir alanla ilgili konuşabilmek için yeterli kapasiteye sahip olamadığımızın göstergesi olabilir. Nitekim Güneş-Dil Teorisi de tarihsel gerçekliğini, Yakup Kadri’nin hatıra anektotlarından değil, yukarıda bahsedilen Dil Kurultayı Raporu’ndan almaktadır.

Gülşah Köksal Çekici