Sonunda bu da oldu, diye düşündüm servisin koltuğunda, reklam panosundaki kadın yazarı görünce. En sonunda o iğrenç popülerlik ihtiraslarını böylece tatmin etmiş oldular. Aslında hiçbirinin niyeti yazar olmak değildi, diye düşündüm koltukta, hepsi edebiyat denilen o herkese açık araca binerek bambaşka bir yere gitmek istiyorlardı, kültür-sanat programlarında boy göstermek istiyorlardı, etkinliklere davet edilmek istiyorlardı, imza dağıtmak istiyorlardı, yüzlerinin ekranda daha sık görülmesini ve tanınmayı istiyorlardı, ve oldu işte, entelektüalizm kokan bütün görüntülerden sıyrılıp popülerizmin gerçek kucağına düştüler. Aslında bu on yıl öncesinden tahmin edilebilecek bir olaydı, diye düşündüm servisin rahatsız koltuğunda, yalnızca sen tahmin edemedin diye kızdım kendime, aslında bütün o romanların çuvallar dolusu para ve dünya çapında bir şöhrete kapı açacak iyi yontulmuş maymuncuklar olduğu belliydi, maymuncuk diyorum, çünkü o kapının gerçek anahtarını bulmaları için acıya katlanmaları ve ölmeleri gerekecekti ve Kafka olmanın kimseye yararı yoktu. O yüzden onlar da hırsız olmaya karar verdiler, edebiyat hırsızları. Yazarak geçinmek dedikleri yazarak zengin olmaktı aslında ve bunun için ne taklalar ne perendeler atmamışlardı ki, kendileri bile şaşırdılar belki bu gizli yeteneklerine, hâlbuki tek yetenekleri yazmak zannediyorlardı. Ve gerçekten de öyleydi çünkü bir süre sonra peçeteye aldıkları notları bile yayınlamaya başladılar, ama aynı zamanda yabancılaştılar yazdıklarına, kalem tutan ellerini başka birinin eli gibi görmeye başladıkları an en büyük kâbustu onlar için, o yüzden eşyalar toplamaya başladılar, resimli albümler yayınlamaya başladılar, müzeler açmaya başladılar, çünkü her şeyden ve herkesten önce kendilerine göstermeleri gerekiyordu yazdıklarının hayatın içinden ve içinde olduğunu, bunu öyle sahte bir şekilde yaptılar ki midem bulandı, diye düşündüm servisin koltuğunda. O sırada önümdeki uzun saçlı ve kulaklıkla bangır bangır müzik dinleyen kız kaykıldı koltuğunda, zaten rahatsız olan beni daha da rahatsız etti. Hareketliliği biter bitmez başımı tekrar sola çevirip dışarıyı izlemeye koyuldum pencereden. Bazıları daha anlaşılabilir ve basit –evet, tam olarak basit!– yollara saptılar popülerlik iptilalarını bastırmak için, diye düşündüm, bazıları şarkılar yazıp albüm yaptılar ve şarkıcı olarak boy gösterdiler bed sesleri ve bütün ruhsuzluklarıyla, bazıları senaryo yazıp film çektiler, neyse ki bizi kendi oyunculuklarını izleme işkencesinden kurtardılar, ve bazıları tiyatro metinleri yazdılar, bu yine çok daha masumane bir girişimdi, bazıları politikaya atıldılar ya da zaten politikanın içindeydiler, en rezili de buydu ve kendilerinden on yaş küçük kızlarla fingirdeşirken gördüm onları lüks cafélerin köşelerinde, bazıları ise daha en baştan beri ekrandaydılar zaten ve kültür-sanata boğuyorlardı bizi sürekli olarak, ve bunu zevk alarak yapıyorlardı eminim, bu sürekli-boğmayı edebiyat alanında da perçinlediler, ve böylece popüler yazarlarımız oldu, diye düşündüm servisin koltuğunda, ve Edirne nüfusundan bile fazla sayıda basılan kitaplarımız oldu, kitapçılarda bu kitaplardan her an yıkılmaya hazır küçük dağlar oluşturuldu, ve o kadar ucuzdu ki bu kitaplar bazıları bunları kıçları kaldırıma değince kirlenmesin diye kullanmaya başladılar, haklılardı da, çünkü okunacak nesneler değillerdi bunlar, daha ziyade birer eşyaydılar, kitaplıkta duran birer süs eşyası, tabii kıçı değerli olanlar ve sallanan masalar için pratik kullanımları da yok değildi. Böylece bütün edebiyatı çiğnenmiş ve sokağa atılmış bir sakıza çevirdiler, siz istemeseniz de ayağınıza yapışıyordu ve kurtulmak da sanıldığı kadar kolay değildi aslında, kazımak gerekiyordu ve çoğu zaman da tamamen başarılı olunamıyordu, bu yapış yapış ve güya ferahlatıcı edebiyat sakızı beynimize yapışıyor ve çıkmıyordu, üstüne para ödeniyordu bir de. Bütün bunlarla beynimiz dolsun ve ceplerimiz boşalsın diye reklam üstüne reklam yaptılar, işe yaradı da. Hepsi aslında uluslararası alanda başarı kazanmak ve Goethe’nin tabiriyle dünya edebiyatında küçük ya da büyük bir yer edinmek istiyorlardı kendilerine, diye düşündüm sonra, hepsi olmasa bile çoğunun böyle bir iddiası ve hırsı vardı, çoğu da başaramadı bunu, sonuçta kolay da değildi Türkçeden çıkarak ve Türkçe yazarak bunu başarmak, içlerinden yalnızca bir tanesi başardı bunu gerçek anlamda, diğeri ise ana dilinden bile vazgeçerek yabancı bir dilde yazdı, bu o kadar tiksinç bir yapaylıktı ki midem döndü tekrar, bulanmaya başladı yine. Ana dilinden vazgeçerek başka bir dilde yazan ve bunu büyük bir doğallıkla kıvıran tek yazar Beckett’tir herhalde, diye düşündüm servisin terleten koltuğunda. Hepsi de Batı özentisiydi, ve Batının içine çekildiler, ve Batının içinde kayboldular ve boğuldular, aslında kendimi de bu özentilere dâhil etmeliyim mutlaka, diye düşündüm şimdi, hepimiz oksidentalist tebdilinde oryantalistlerdik, kendi meselelerimizi Batının araçlarıyla yazdığımızı sanırken ve böylece teselli ederken kendimizi, Batıyı ve Batılılığımızı Batının araçlarıyla yazdık ve aralara Doğulu süsler serpiştirdik ve oryantalist olduk çünkü o kadar yabancılaşmıştık ki kendimize, yabancılaşmamızı anlatırken bile yabancılaşıyorduk yabancılaşmamıza, ve sonunda başka biri olduk kim olduğumuzu bilmeden, geri dönüş imkânsızdı artık çünkü başka biri olduğumuzu ve ötekileştiğimizi dahi unutmuştuk, bazıları bunu yazdılar hâlâ hatırlıyorken, yabancılaşmamızın tarihini yani, ve bir yere varacaklar sandım, halbuki dönüp dolaşıp hep aynı yerde buldum kendimi, iki yüz sayfalık bir daire çizdim ama hiçbir yere çıkmıyordu cümleler, bazıları ise çoktan unutmuşlardı bir zamanlar bu olmadıklarını, ben ise bir ara hatırladım, hatırlattılar daha doğrusu ve sonra bile isteye unuttum çünkü acı veriyordu sadece, kanatlarınız yokken bir zamanlar bir kuş olduğunuzu hatırlamanın hiçbir yararı yoktu. Bu arada kalmayı yazmadı çoğu, diye düşündüm, çünkü arada kaldıklarının farkında bile değillerdi, kendilerini orada zannediyorlardı buradayken, bazen gerçekten oradaydılar ve dillerini değiştirdiler ama hep buradaydılar aslında, en acısı da buydu. O kadar küstah ve kendilerini beğenmişlerdi ki saçlarını taramaya bile tenezzül etmediler TV’de röportaj verirken, ve kitaplar tanıttılar aylık gazete eklerinde ve bunu bir meziyet bir maharet bildiler, beylik laflar sıkıştırdılar satır aralarına ve İngiliz Dili ve Edebiyatı uzmanı kesildiler başımıza, belki de en büyük sorun buydu, hep ecnebi dili filologlarından ve çevirmenlerden çıkıyordu editörler ve Fransız’dan büyük Fransızlardı, çoğunun fular koleksiyonu vardı bir oda dolusu, hatta bazıları pipo dahi içiyordu ve hep bunlar başımıza sardı bu yazarları ve süs eşyası kitapları ve edebiyat sakızlarını. Bazı yazarlar etnik kimliklerine sarıldılar etnik kimlikleri değer kazanınca, ya da kördüler, topaldılar kelimenin gerçek anlamıyla ve bunu her seferinde başımıza kaktılar ya da hemcinslerine karşı eğilimleri vardı ve alkoliktiler ve ödüller kazandılar, o ödüller alenen peşkeş çekildi, diye düşündüm sonra, bizi köy ve taşra hayatının küçük ve sıkışık dünyasına soktular zorla, ya da o kadar önemli sayıyorlardı ki kendi hayatlarını, her yazdıkları otobiyografik ögeler taşıyordu, hatta bunalımlarını dahi edebiyata soktular. Buna hiç hakları yoktu, diye düşündüm, hiç kimsenin bizi aldatmaya hakkı yoktu, hiç birinin beyinlerimize girmeye hakkı yoktu, oysa onlar hiç utanmadan birkaç süslü kelimeyle gözümüzü boyadılar, yayımcılar edebiyat kayırdılar, iyi dedikleri iyi değil, kötü dedikleri de kötü değildi. Bazıları daha da ileri giderek edebiyatın köşe yazarları oldular, yok, hayır, düpedüz yazın memurları oldular, iki aylık dergilerin müdavimi oldular, kravat takıp masa başında oturarak iki aylık dergiler için dokuz-beş mesailerinde öyküler, şiirler, eleştiriler, tanıtmalar veya daha kötüsü ‘öykü nasıl yazılır’lar kaleme aldılar, ya da zulaları eski öykü ve şiirlerle o kadar doluydu ki zulalarını dağıttılar, edebiyat kumbaralarınıkırdılar, her ay aynı isimleri görmekten imanımız gevredi en sonunda, o zaman anladım, yazarak geçinmek dedikleri yazarak memurluktu. Daha kötüsünü de yaptılar bize, diye düşündüm rahatsız koltukta kaykılırken, atölyeler kurdular, yaratıcı yazarlık dersleri verdiler, okuyarak, tahliller yaparak ve daha çok okuyarak yazar olunur propagandası yaptılar her fırsatta, çünkü paralı yazarlık kursları vardı ve onları doldurmaları gerekiyordu, o yüzden yazarlık işine hevesli olan herkesi aldattılar, onlara acıdanbahsetmediler, kimse de onlara dönüp “Okuyarak yazar olunabiliyorsa, siz de müze müze dolaşıp ressam olun bakalım,” demedi. Ben de demedim, sadece uzak durdum, bu yüzden kendimden de iğrendim. Servis durdu, ayağa kalktım; önümdeki uzun saçlı kıza yol vermedim, önüme geçmesine fırsat vermedim, çünkü hemen servisin boğucu havasından çıkmam, kurtulmam lazımdı, hemen temiz ve serin havaya çıkmam gerekiyordu, hemenve şimdi içimdekini çıkarmam, ondan kurtulmam gerekiyordu. Hemen yazmam gerekiyordu. Hemen.
Orçun Ünal
Kurşun Kalem dergisinin 29. sayısında (Mayıs-Haziran 2014) yayımlanmıştır.