Adsız

Yolda bulmuş getirdi. Karı, koca, bir de derisi kemiğine yapışmış kaç aylık olduğu belli olmayan bir çocuk. Hepsi sarışın ve mavi gözlü. Türkçe’yi yarım yamalak konuşuyorlar. Çay, bisküvi ikram ettik memnun oldular.

Bir hafta sonra adam geldi. Ev tutmuşlar, bizi oturmaya bekliyorlar. Gittik. Bodrum katı. Bir oda, bir salon. Oda boş. Salonda üstü kilim örtülü bir yatak-divan, yine kilim örtülü iki portakal sandığı, duvara yapışık, sarı renk bir tel dolap. Sandıkların arasına iki, üç tane plastik yoğurt kabı koymuşlar. Sigara yakınca anladık: küllük. Divana yan yana sığıştık. Karı koca sandığa oturdular. Çocuk kadının kucağında. Giderken çocuğa çikolata götürmüştük, açıp tuttular. Biz de onlara sigara ikram ettik.

Kadın,

– Biz Türk çok sevmek, dedi.

Asılları Amerika’lı ya Türkçe isim koymuşlar birbirlerine. Kadının adı “Ayşe”, adamın “Hasan”mış. Çocuğu gösterdiler.

– Bu da Ali Rıza.

İsminin çocuğa hiç faydası yok belli, karnı aç mızırdanıp duruyor. Meraklıyız ne arıyorlar burada, ne iş yapıyorlar. Böyle fakir Amerika’lı ilk kez görüyoruz. Soracağız, kapı vuruldu. İki erkek, bir kadın geldi. Onlar da Amerika’lı aynı durumda. Sonraları adının “Hüseyin” olduğunu öğrendiğimizin elinde bir gitar.

– Biz konser, dediler.

– Hayatınızı böyle mi kazanıyorsunuz? dedik.

Öyleymiş. Hepsi bizi ziyarete geldi. Şarkı söylemediler. Oturup havadan sudan konuştuk. Gidip gelmeler sıklaşmıştı. Bir hafta sonu yine,

– Biz konser, dediler.

Gittik. Ali Rıza divanda uyuyor. Şarkıları bitti, pandomima yapmaya başladılar. Hepsi usta. “Hasan” kendini yerden atıyor, toz içinde kaldı. Öbürleri de sırayla kalkıp aynı sessiz dille bir şeyler yaptılar. Anlamadık. Sonunda hep birden, kendi dilleriyle bir temsil verdiler. “Ayşe” oynamıyor, tef çalıyor. Ali Rıza uyandı, ağlamaya başladı. Oyun bitti. Alkışladık. “Hüseyin”in Türkçesi daha iyi,

– Şimdi hep beraber İsa’ya dua, dedi.

Hoppalaa… Durup dururken nereden çıktı bu?

– Ne duası?

– Nimetler için.

Yoğurt kaplarına bakarak,

– Hangi nimetler? diye sorduk.

“Ayşe”

– Var nimet her taraf, dedi.

– Evvel Allah Müslümanız, her zaman şükrederiz ama İsa’dan bize ne? Siz rahatsız olmayın, duanızı yapın.

Anlaşabildiğimizce tartışmaya başladık. Misyonerlermiş. “Ayşe” milyoner bir aileden geliyor. Onca malı mülkü bırakıp kocasıyla yollara düşmüş. Fransa’da “Hüseyingillerle” tanışmışlar. İdeal aynı ya altı yıldır birlikte dolaşıp duruyorlar. Her ülkede ayrı bir isim.

O gün bizi etkileyemediler ama yılmadılar. Birkaç defa geldiler, konsere davet ettiler. Gitmedik.

Bir akşamüstü okul dönüşü baktık, köşebaşında gitar çalıp şarkı söylüyorlar. Gelen giden biraz bakıp biraz dinleyip iki üç kuruş bırakıyor. Ali Rıza çöplükte buluntu bir arabada oturuyor. Bizi görünce el salladılar. Kirayı ödeyemeyince ev sahibi evden atmış. Parkta yatıyorlarmış.

– Kış gelince ne yapacaksınız? diye meraklandık.

– Biz Asya gitmek, dediler.

Gittiler.

Sevgi  Yücel