5b0b0-port_street5_vm1954w03413-05-mc

Hastanenin arka tarafı içerdeki ışıklı ve canlı dünyadan çok farklıydı. Orada birkaç tane boş çamaşır arabası ve yerlere atılmış mukavva kutular görüyordum. Çok büyük tüpler duvar boyunca dizilmişlerdi ve karşı açıklıktaki birkaç çöp bidonu günün bu erken saatine rağmen ağızlarına kadar dolmuştu. Bir de demirden bir kapı görüyordum. Bu kapı hafif aralıktı. Az sonra bu kapıdan yaşlı bir adam, omuzları düşmüş ve dizlerini kıra kıra yürüyerek, yorgun adımlarla dışarı çıktı.

O, adamı görmedi. Sanırım gözleri o kadar uzağı seçemiyordu. İki koridorun birleştiği holde asansörün tam karşısında bekliyorduk. Duvarın neredeyse yarısı camdı. Asansör her açıldığında kapısı melodik ve havalı bir ses çıkarıyordu. Kapısı her açıldığında gelenin kim olduğunu görmek için kafamızı asansöre çeviriyorduk.

— Saliha’ya haber verdiniz mi? diye sordum.

— Sedat demiş bir şeyler, ama hastanede olduğumuzu söylememiş.

— İyi etmiş, gerek yok şu an. Akşam anlatırız.

— Yoktur herhalde…

Yüzü asıldı. Elinde tam da yaşlı kadınların kullandığı türden uzun ince ve kahverengi bir cüzdan vardı. Sıkıntıyla bekliyordu ve gözleri çok iyi görmüyordu. Konuyu değiştirmek istedim. Ne desem, diye düşündüm. Yaşlılarla konuşacak bir şeyler bulmak hem çok kolay hem çok zordur.

— Demek babam sertti gençliğinde, dedim.

— Sertti ya. Şimdiki bi şey mi. Bütün mahalle korkardı. Deliydi azıcık.

— Vay be dedim, ilk kez duyuyormuş gibi yaparak. Çocuklar çok çekti öyleyse.

— Emel bir şey çekmedi. O, yaşlılığına denk geldi az. Sedat’la Saliha çektiler, ne çektilerse.

— N’apardı ki?

— Ohoo, ne yapmazdı ki. Sen yapmadıklarından haber ver bir.

— Dövermiş diye duydum, diye üsteledim.

— Hem de ne dövmek. Çok deliydi, çok katıydı. Bu hali melek.

— Büyük Kaçış o zamanlar gerçekleşti desene! dedim gülerek.

O zamanlar Steve Mcqueen üzerine bir şeyler yazıyordum ve sürekli onun filmlerini izliyordum. Bu şakamı, tabii ki anlamadı.

— Ne kaçışıymış o? dedi

Pencereden gördüğüm yaşlı adam bir hasta yakını falan değildi. Koluna bazı tüplerin iliştirilmiş olduğunu yeni fark etmiştim. Elini cebine soktu ve bir sigara çıkardı. Devasa tüplerin ve yorgun çöp bidonlarının ortasındaki boşlukta, ayaklarını sürüyerek ilerledi. Adamın kamburu çıkmıştı neredeyse ve çok halsiz olduğu belliydi.

— Saliha’yı diyorum. Kaçıp gitmiş ya İzmir’e. Onu diyorum.

Yüzü yine asıldı. Sanki şimdi kırk beş yıllık kocasının ameliyathanede olmasından daha büyük bir derdi vardı. Yirmi yıl önce yaşadıkları kötü günler aklına gelmişti ve ben, o gün bundan daha büyük bir suç işleyemezdim. Cevap vermedi. Pencereden dışarı baktık. Ben yaşlı adama baktım. O, gökyüzüne, bulutların geçişine baktı. Hafif bir rüzgâr bir iki mukavva kutuyu az ötelere sürükledi, boş çamaşır arabaları yerlerinde kıpırdadılar ve ben az sonra birkaç hastabakıcının demir kapıdan koşturarak geldiğini ve yaşlı adamı alıp odasına götürdüklerini hayal ettim.

Asansör açıldı ve döndük. Genç bir adam ve koltuk değnekleriyle yürüyen yaşlı bir kadın indiler. Biz bekledik. Genç adamla göz göze geldik ve başlarımızı hafif eğerek belli belirsiz birbirimize selam verdik. Ara kapıdan geçip koridora dönene kadar arkalarından baktık. Orada, o holde, öylece dururken arkasından bakacak kimse kalmayınca kendimize dönüyorduk. Sonra asansör başka sağlıklı ve hasta insanları almak için başka katlara gitti. Doktorumuz bir türlü gelmiyordu. Ameliyat başlayalı üç saati geçmişti.

— Cüzdan güzelmiş, dedim.

Cüzdanı elinde, sanki dünyada başka hiçbir şeyi yokmuş gibi, sıkıca tutuyordu. Başka bir şeyi yokmuş gibi tam da.

— Benim değil, Emel’in, dedi.

— Nasıl yani bu Emel’in mi?

— Bunu verdi bana… Buraya gelirken. Kimlikleri falan içine koymuş işte, dedi.

— Ama bu yaşlıların kullandığı türden bir cüzdan, değil mi? dedim.

— Bilmem, dedi kayıtsızlıkla. Söylediğim şeye alınmış görünmüyordu.

Niçin böyle konuştuğumu ben de bilmiyordum. Aslında onu değil de Emel’i kırmak için mi böyle söylemiştim? Onunla bir haftadır konuşmuyorduk. Aynı evde iki dargın kişi. Kuşkusuz bu kazayla tekrar iletişime geçecektik, eve döndüğümüzde yani, hiçbir küskünlük yaşamamış gibi yapacaktık. Kazalar bir şeyleri değiştirir. Kuşkusuz bu kaza bize iyi gelecekti. Sonra herkes gidince ve hayat normale dönünce biz de kendimize dönecektik.

Yaşlı adam tüplerin yanına biraz daha yaklaşmıştı. Elinde sigara yoktu. Onu almaya gelen kimse de yoktu. Öyle görünüyordu ki yalnız bir ihtiyardı; şu an odasında ve yatağında olup olmaması kimsenin umurunda değildi. Bir an belki de o kadar yaşlı değildir, diye düşündüm. Sonra biraz daha dikkatlice bakınca adamın pantolonunu paçalarına kadar indirmiş olduğunu gördüm. Bir elini duvara dayamıştı ve şimdi iç çamaşırını çıkarmaya uğraşıyordu. Anneme baktım. Boşlukta bir yerlere bakıyordu ve hiçbir şey düşünmüyor gibiydi. Adam sonunda, bin bir güçlükle, iç çamaşırını da dizlerine kadar indirdi ve dizlerini iyice kırarak ama neredeyse ayakta, orada durduğu yere büyük abdestini yapmaya başladı. İhtiyarın yüzü bize dönüktü ve ben ince bacaklarının arasından arkaya düşen parçaları görüyordum. Bir eliyle duvardan destek alıyordu ve çelimsiz vücudu, hafif esen rüzgârla beraber dizlerinin üstünde belli belirsiz esniyordu.

Asansörün kapısı havalı ve ritmik bir ses çıkararak açıldı. Doktor saatini bileğinde dolaştırarak bize doğru yaklaştı. Soran gözlerle ona baktık. Gülümsüyordu. Sonra her şeyin iyi olduğunu ama hastamızın bir gece daha hastanede kalması gerektiğini söyleyip gitti.

Mesut  Barış  Övün

Varlık dergisinin Haziran 2012 tarihli sayısında yayımlanmıştır.