936160_588165811202054_2045526668_n.jpg

Meksikalı şair, yazar ve eleştirmen Octavio Paz, romantizmden avangard sanata uzanan çizgide modern şiirin estetik ve düşünsel temellerini irdelediği “Çamurdan Doğanlar” adlı kitabında; şiirin tarih, toplum, devrim ve dinle olan ilişkilerini ele alır, “Şiirin başlangıçtaki söz, kurucu söz” olduğunu söyler. Paz’a göre, “filozoflar dünyayı ritim olarak düşünmüşler, şairler bu ritmi duymuşlardır.”

“Ortaçağ’da şiir, dinin hizmetindeydi; romantik çağda gerçek dindi, kutsal metinlerin kaynağıydı. Rousseau ile Herder dilin insanın ruhsal gereksinimlerinden çok duygusal gereksinimlerine yanıt verdiğini göstermişlerdi; bizi konuşmaya iten açlık değil, sevgi, korku ya da şaşkınlıktı. İnsanların ilk inanç bildirgeleri şiirlerdi. İster büyü sözlerini, münacatları, mitleri ister duaları ele alalım, şiirsel imgelem baştan beri oradadır. Şiirsel imgelem olmaksızın mitler ya da kutsal metinler olmazdı…” Destanlar, mitler, epik şiirler insanlığın serüvenini, yiğitliklerini, öyküleme yöntemiyle ama şiirsel söyleyişle dile getirirler. Şairler benzetmeler, eğretilemeler, yinelemeler, abartmalar ve düzdeğişmecelerle dilin anlam alanını genişletirler. Epik şiir, destanlar günümüzde yaşantısını sürdüren türler olmasa da, edebiyatın en önemli kaynak metinlerinden sayılmalıdır.

Todorov’a göre temsil özelliği, edebiyatın kurmaca terimiyle gösterilegelen bölümünü ilgilendirir, oysa şiir göstermek ve temsil etmekle yükümlü değildir. Todorov şiir ve kurmaca arasında bu ayrımı yapar ama bu karşıtlığın yirminci yüzyıl edebiyatında silinmeye yüz tuttuğunu da gözden uzak tutmaz. “Kurmaca için kişi, eylem, ortam, çerçeve gibi metinsel olmayan bir gerçekliği de gösteren terimlerin kullanılması bir rastlantı değildir. Buna karşılık şiir söz konusu olduğunda uyak, ritim, retorik figürlerden söz etmek durumunda kalırız. Edebiyat alanında benzerlerini sıkça bulabileceğimiz bu karşıtlık ya hep ya hiç türünden bir şey değildir. Şiir de temsil öğeleri içerir; kurmaca da metni geçirimsiz kılan özellikler içerebilir.”

Şiirsel metni okurken yeniden üreten okur, öykü okurken de yazarın imgeleminden kendi anlam dünyasına katacağı anlatıyı yeniden üretir. Şiirle öykünün belki ilk yakınlığı budur. Şiir ve öyküyü diğer yazın türlerinden ayıran ortak özelliklerse anlam yoğunluğu, doku zenginliği, biçim sıklığıdır.  Şiirde olduğu gibi öyküde de, sözcüklerin ekonomik kullanımı önem taşır. Şiirde olduğu gibi, öykü yazarı da tekrarlanan sözcüklerle ritmi sağlayabilir; şiirsel söylemden, imgelerden, çağrışımlardan yararlanabilir. Her iki türde de sözcükler bilinen anlamlarının dışında kullanılabilir, çağrışımlara dayalı bir üst dil oluşturulabilir. Özellikle çağdaş öykü, belli bir plan ve olay örgüsü, sıralı anlatım gibi klasik öykünün kimi özelliklerinin dışına çıkar. Küçük bir ayrıntı, öykünün anlamını belirleyebilir. Şair de bir sözcüğün çevresinde anlam örebilir.

Birbirini besleyen birliktelikler her zaman benzerliklerden değil, birbirlerini çoğaltacak aykırılıklardan da beslenir. Şiir ve öykünün birbirine yaklaştığını anlamaya çalışırken iki türün birbirlerinden ayrı düştüğü yanlarından da söz edilmeli. Ahmet Haşim, Piyale adlı kitabının önsözünde, şiirle düzyazının birbirinden kesin çizgilerle ayrıldığını, düzyazının belirgin özelliğinin anlaşılmak olduğu halde şiirinkinin duyulmak olarak nitelenebileceğini, şiir dilinin müzikle söz arasında, müziğe daha yakın bir dil olduğunu belirtir.  Şiirin hammaddesi dildir. Dilin bütün anlam boyutlarını kapsar, bu boyutların sınırını zorlar.  Anlatma zorunluluğu yoktur. Her okur şiirde kendi anlamını bulur. Öyküdeyse olay örgüsü, mantık dizgesi, mekân önem taşır. Öyküyü zamandan ayırmak olanaklı değildir. Şiirinse zaman kavramına gereksinimi yoktur. Şiir geçmişi, şimdiyi, geleceği barındırır. Bir zaman dilimi ile sınırlanamaz. Ünlü Rus kuramcı Mihail Bahtin öyküleme tarzına dayalı düzyazı ve şiirsel türler arasındaki farkları ele aldığı bir yazısında, şiirde karşılıklı konuşmalara yer verilemediğinden, oysa anlatıya dayalı düzyazı metinlerin temel unsurlarından birinin bu konuşmalar olduğuna dikkat çeker. “Şiirin oluşum maddesi de öyküde olduğu gibi dildir; ama bu dilin kendi içinde bütünselliği vardır, öyküleyici anlatım türlerinde olduğu gibi dış etkilere açık değildir.” diye ekler. Öyküde dilin kullanım olanakları geniştir, yazar toplumun farklı kesimlerinin lehçelerini, şivelerini kullanabilir. Şairse imgelerden oluşan bir üst dil kurarak sözcükleri toplumsal kullanım alanının dışına çıkarır. Dili bozar, yeniden kurar. Bütün sanat yapıtları toplumsal süreçlerden, sosyal, ideolojik düşüncelerden etkilenir. Şiirsel biçimler daha uzun toplumsal süreçleri, kimi zaman yüzyıllar süren eğilimleri yansıtırken, öykü, roman gibi yapıtlar toplumsal atmosferin en ufak değişimlerini, titreşimlerini kaydeder.

Behçet Necatigil şiirlerinde öykü anlatan bir şairdir. Şiir düzyazı ilişkisini şu sözlerle dile getirmiş: “Sanat eseri ya gerçeği ya da düşü yansıtan aynadır. Açık seçik, belirsiz, aydınlık, gölgede gibi nitelikler, gerçekle hayal yani düş birleşmesinde bunlardan birinin az ya da çok oluşundan doğar. Hikâye için gerçek ve düşü anlatan yazı diyoruz. Bir hikâyede kişiler, olay, olayın geçtiği yer vardır. Olay bir çekişmeden iki kuvvetin karşılaşmasından doğuyor. İnsanla insan, insanla hayvan, insanla tabiat ya da doğaüstü bir kuvvet, insanla kendi iç benliği karşılaşacak, aradaki çatışmalar, uyuşmalar, yenme ya da yenilmeler aklı karalı anlatılacaktır. Bu tarifle bugünkü şiirimizin birçoğunu görebiliriz. Bir şiir şüphesiz sadece bir hikâye değildir. Ama başka başka, birbirine uzak gerçekleri, yaşamları bir soyutlama prizmasından geçirerek vermiyorsa, yani arada boşluklar bıraksa bile birbirine bağlı oldukları ilk bakışta görülebilecek yaşantıları anlatıyorsa hikâyeye çok yaklaşmış olur.”

Necatigil, şiir-hikâye üzerine görüşlerini dile getirirken manzum hikâyeyi ayrı tutar. Hikâyenin düzyazıyla yazılacak yerde nazımla yazılmış halini manzum hikâye olarak adlandırır. Divan şiirimizin içinde kimi aşk hikâyelerinin de şiir-hikâye özelliği taşımadığını ancak manzum hikâye olabileceğini belirtir. Tanzimat edebiyatına gelinceye kadar manzum hikâyenin canlı örneklerini ancak halk şairlerinin destanlarında bulabileceğimizden söz eder. Tanzimat edebiyatında şiir-hikâyenin ilk örneğini Hamid’in verdiğini, Servetifünün döneminde Tevfik Fikret’in “Balıkçılar” adlı yapıtının edebiyatımızın olgun ilk şiir-hikâyesi olarak kabul edilebileceğini belirtir. Sonraki dönemlerde de Cahit Külebi’nin, Necati Cumalı’nın, Oktay Rifat’ın, Melih Cevdet’in, Metin Eloğlu’nun, Nevzat Üstün’ün hikâye tekniğiyle yazdığı şiirlerinden söz eder. Öyküsel şiir yazan şairlerimiz arasında  Nazım Hikmet, Orhan Veli, Edip Cansever, Cemal Süreya, Turgut Uyar, İlhan Berk’ten söz edilebilir.

Cemal Süreya’nın “Sizin Hiç Babanız Öldü mü?” adlı şiiri, şiir-hikâye türüne iyi bir örnektir. Şiir-hikâye konusunu yine Behçet Necatigil’in sözleri ile bitirelim: “İçinde gözlem ve yaşamalardan izler bulunan şiirler, ‘derin ve tarif edilemez bir heyecan verdikleri, bizi bir rüya ve hatıra dünyasına götürebildikleri’  yeni halis şiire yaklaştırdıkları takdirde manzum hikâye değil, birer şiir hikâyedir.”

Necatigil’in şiir-hikâye değil de ancak manzum hikâye olarak kabul ettiği metinlerden yola çıkarak şiire öykünen, öykü özelliğini yitiren metinlerden de söz etmeliyiz. ‘Öyküye sızan şiir’ tanımıyla söylemek istediğimiz bu değildir elbette. Devrik cümlelerle bir ritim ve şiirsel söyleyiş kazandırılmaya çalışılmış, öykü atmosferini kuramayan, kurgusu yetersiz öyküleri şiirsel öykü olarak kabul edemeyiz. Şiirsel öykü tanımı ile anlatmak istediğimiz, kimi zaman parçalı anlatıma sahip, olay örgüsünü tüm açıklığı ile gözler önüne sermeden, suskularıyla çağrışımlar yoluyla anlatı kuran metindir. Sözcüklerin bilinen anlamları dışında kullanılmaları, imgelere yaslanan bir anlatım, içine şiir sızan öyküyü tanımlar kanımca.

Şair ve öykücü kimliğini buluşturan yazarların çoğu, şiir ve öykülerinde aynı izlekleri kullanmıştır. Yazarın bir öyküsü daha sonra yazılacak şiirine esin kaynağı olabileceği gibi bir şiiri de bir başka öykünün yazılma nedeni olabilir.  Sözgelimi Ziya Osman Saba şairdir, aynı zamanda çağdaş öykünün de ilk örneklerini vermiştir.

Öykü yazarı dilin anlam yükünü iki tür arasında dolaşarak arttırabilir. Bir şair gibi sözcük seçiminde ses özelliklerini gözetirse, öykü, özelliğinden bir şey yitirmeden şiire yaklaşır, zenginleşir.  Semih Gümüş, Sait Faik’in öyküde köktenci bir değişikliğe yol açarak öyküyü şiirin yanında bir yere oturttuğundan, romanın baskısına karşı ona direnç kazandırdığından söz eder. Dokusuna şiir sızan öykünün dikkate değer örneklerini verimleyen öykü yazarlarımız arasında Sabahattin Ali, Necati Cumalı, Sait Faik, Sabahattin Kudret Aksal, Vüsat Bener, Onat Kutlar, Hulki Aktunç, Füruzan, Jale Sancak, Murathan Mungan, Faruk Duman, İlhan Durusel sayılabilir.

Aysun  Kara

Yazarın 2013’de, 13. Uluslararası Ankara Öykü Günleri’nde yaptığı konuşmanın metnidir.

Kaynakça

  1. Octavio Paz, Çamurdan Doğanlar, Can Yayınları, İstanbul, 1999.
  2. Tzvetan Todorov, Fantastik, Edebi Türe Yapısal Bir Yaklaşım, Metis Yayınları, 2. basım İstanbul, Aralık 2012.
  3. Behçet Necatigil, Düzyazılar 2, YKY, 2. basım, İstanbul, Aralık 2006.
  4. Semih Gümüş, Öykünün Bahçesi, Can Yayınları, İstanbul, 2008.
  5. Selda Uygur, Türlerarası İlişkiler Açısından Ziya Osman Saba’nın Şiir ve Öyküleri, Yüksek Lisans Tezi, İstanbul, 2005.