433af-fd2b2
Faruk Duman

Acılarımız, parmak izlerimiz gibi, bizi “biz” yaparken benliğimizi benzersiz kılıyor; mutluluklarımızsa avuç içlerimiz gibi, üç aşağı beş yukarı benzer izler taşıyor; kalın, ince, uzun, kısa, net ya da silik hepitopu birkaç çizgi… Sevinirken, mutluyken, hepimiz ne kadar da aynıyız; yüzleri basan gülücükler, el çırpmalar, danslar, kahkahalar gibi birörnek davranışlar… Peki ya acı çekerken? Kim kime benziyor? Ya, acılarla baş etme yöntemlerimiz… Nasıl da başkalaşarak çıkıyoruz her acı dolu dönemin ardından. Ne ötekilere ne kendimiz sandığımız kişiye beziyor, artık yeni bir insan, yeni bir “ben” olmuyor muyuz o karanlık dönemlerle birlikte? Buna borçlu değil miyiz gerçekte ruhumuzun farkında olmaksızın sanata el uzatışını, gözlerimizi gökyüzüne çevirişimizi, yaprağın içindeki gizi merak edişimizi, bir kediyle, balıkla konuşmayı deneyişimizi? Sağaltmaya çalışırken içimizdeki kopkoyu kederi, benliğimizin en karanlık noktasından ışığa doğru yürümeyi bekleyen ressamı, şairi, müzisyeni, edebiyatçıyı da doğurmuyor muyuz bir taraftan, acı dolu çığlıklar eşliğinde? Kim varır, mutluyken, aşkını tüm güzelliğiyle karşılıklı yaşarken, etrafı arzu edilen insanların kalabalığıyla çevriliyken… gökyüzünün, yeryüzünün, ve bilcümle mahlukatın farkına? Öyleyse biz, kimliğimiz ve benzersizliğimiz kadar, insanlığımızı da borçluyuz acılarımızın tamamına. Yalnızlık, ayrılık, yoksunluk, ölüm, iflas, aşk, gurbet… Hepsi yaşanıp tanındıkça, birer sözcük olmaktan çok daha fazlası haline gelip, gerçek anlamını bulmuyor. Mide krampı, baş dönmesi, tansiyon ya da müzmin bir migren ağrısı şekline dönüşüp, bedenlenip çıkıyor karşımıza; kimi zaman da “yok olma” arzusu olarak…

Okulların, kışlaların, düzenli aile evlerinin, patronların ya da, dinin, geleneğin, toplumsal dayatmaların mevcudiyetine etki etmesine izin vermeyen bireyin “uyumsuz” olma sürecidir biraz da acı. Camus’nün tabiriyle “uyumsuz”, ‘açık görüşlü us’tur. Yine, ona göre uyumsuzluk, “anlaşıldığı andan sonra bir tutkudur, tutkuların en can alıcısıdır. Ama tutkularımızla yaşayabilecek miyiz, yaşayamayacak mıyız; yüreğimizi bir yandan coştururken, bir yanda da yakacak olan derin yasalarını benimseyecek miyiz, benimsemeyecek miyiz, işte tüm sorun bu.”

Sisifos Söyleni adlı kitabında “Gerçekten önemli olan bir tek felsefe sorunu vardır, intihar.” diyerek söze başlayan Camus, birey olarak toplumla aynı bakış açısına sahip olmamanın intiharla olan ilişkisini tartışmış. Acıların, kişinin gözündeki perdeyi aralamasından bahsetmiş aslında biraz da.  Şeylerin altında yatan gerçek nedenlerin ne olduğunun merak edilmeye başlanmasından, yasaların, toplumun, ailenin, estetiğin, etiğin ve dinsel ahlakın sorgulanmasının elzem şeyler olarak görülmesi ile birlikte, ayaklar altında sapasağlammış gibi durmakta olan zemin bir anda kaymaya başlar ve kişi kocaman bir boşluk ve anlamsızlık duygusu içinde buluverir kendini. Ionesco, Yalnız Adam adlı yapıtında, tam da bu noktaya gelmiş bir insanın duygularını anlatmaya çalışır: “Öteden beri bir şey eksikmiş gibi geldi bana, dolayısıyla hep eksiklik duydum. Neydi eksik olan? Neydi bendeki eksiklik? Her şeyi bilmek isterdim. Buydu işte eksiğim. Bilememiş olmak. Her şeyi bilememek. Bilgisizdim, ama bilgisiz olduğumu fark etmeyecek kadar değil. (…) Acım onulmazdı. Öteden beri omuzlarıma çöken şu ağırlık… Güçsüzlüğün yorgunluğuydu bu. Milyonlarca canlı gelmişti yeryüzüne ve her birine, şu evrensel can sıkıntısı. Her biri Atlas gibi, bilinmeyenin altında iki büklüm olmuş, evrende bir tek kendisi varmış gibi dünyanın bütün ağırlığını taşımıştı. En büyük bilginin de benim kadar bilgisiz olduğunu ve bunun bilincinde olduğunu söylemek beni avutuyor, acımı dindiriyor muydu? Ayrıca, bu doğru muydu?” Bunlar, bir büroda küçük bir aylıkla çalışırken, kim olduğu bilinmeyen bir akraba tarafından kendisine bırakılan yüklü bir mirasla tüm yaşamı boyunca “aylak” hayata adım atma hayalini kurmuş bir kişinin “yaşamın ne olduğu” sorusuyla karşı karşıya geldiği anlardaki içsel konuşmalarında biri. Yaşamsal hiçbir kaygısı olmayan bu insan, onulmaz acısından kurtulabilmenin yolunun “bilebilmek”ten geçiyor olduğunu söylerken; insanları “huzurun anahtarını yitirmiş, büyük acıların sırlarından başka bir şeye varamayan öfkeliler” diye tanımlayan E. M. Cioran ise, yaşamaya yardım eden düşüncenin “intihar düşüncesi” olduğunu ileri sürüyor. Şöyle açıklıyor bunu Ezeli Mağlup adlı kitabında: “Bu düşünceye bir tür itibar iadesinden yanayım. İnsanın buna ihtiyacı olduğundan eminim: Buraya gerçekten niçin atılmış olduğumuzu düşündüğümüz zaman, bilemeyiz. Yaptıklarımızın genel olarak hiçbir ilginçliği yoktur. Niçin? Geleceğin insanlar için neler hazırladığı bilinince…” ve “İntiharsız hayat bence gerçekten tahammül edilemez bir şey olurdu.” der, ama bambaşka bir açıdan konuya yaklaştığını da belirtir. “Kendimizi öldürmeye ihtiyacımız yoktur. Kendimizi öldürebileceğimize ihtiyacımız vardır. Bu fikir coşku vericidir. Her şeye tahammül etmenize imkan verir. İnsana verilmiş en büyük avantajlardan biridir. Karmaşık değil. İntihardan yana değilim, bu fikrin yararlılığından yanayım sadece.” diye de ekler. Ona göre, dünyaya niçin atıldığımızı bilemeden yaşar gideriz. Hepimiz aslında “varoluşa çarptırılmışızdır” ve bunun sonuçlarına bir hayvan gibi maruz kalırız. Yaşam büyük oranda korkularımızdan oluşur ve bundan kaçınmaya çalıştıkça zavallılaşıp komikleşiriz. Herkes her an, daha rahat, daha mutlu ve daha güzel bir yaşamın önünde açılması için yaşamdan bir mucize bekler durur. Ama insanlar ve içinde yer aldığımız sistemler alabildiğine kötü, alabildiğine acımasız ve bencilken böylesi bir mucizenin gerçekleşebilmesi mümkün müdür? Camus, buna karşı şu soruyu yöneltir: “İsteyerek ölmeli mi, yoksa ne olursa olsun umut mu etmeli? Burada cevap hakkını Spinoza’ya vermeli.

Spinoza felsefesinin temellerinden birini “conatus” kavramı oluşturur. “Çaba” anlamına gelen conatus, doğada bulunan her şeyin özüdür. Onun deyimiyle her şey, kendi varlıkları içinde var olmayı sürdürmek için çabalar. Ne kadar conatus sahibiysek o kadar kendimize bağlıyızdır, o kadar zihnimiz açıktır ve o kadar erdemliyizdir. Yani conatusile özgürlük, zihin ve erdem arasında doğru bir orantı vardır. Bu bağlamdan yola çıkarak “kendi bedenimizin varoluşunu sona erdiren fikir zihnimiz içinde oluşturulamaz, çünkü zihne karşıdır.” Etika adlı eserinde tartıştığı bu konu ile ilgili şunları söyler: “Dışsal bir nedenden gelmesi dışında hiçbir şey yok edilemez, böyle olunca da hiç kimse kendi kendisini doğasının gereksinimlerimden ötürü öldüremez. Bu tür şeyleri yapanlar dışsal nedenler tarafından buna zorlanırlar ve bu zorlama çeşitli yollardan olabilir.” Bu yollardan ya da nedenlerden birisi ‘delilik’tir. İntihar edebilen kişi, mevcudiyetin yasalarını delirmiş olma gerekçesiyle çiğneyip geçmiş olabilir yalnızca.

En temel gerçekliklerimizden biri olan acı, tezahür ettiği bambaşka şekillerden birine bürünüp karşımıza geldiğinde onunla ne yapmamız gerektiği tamamen özgür irademize bağlı demek ki… Delirmek de, elbette, bir seçenek; silkinip onun gözlerine içine bakıp “seni de bırakacağım arkamda” demek de, onu gerçek bir yaratıcı enerjiye dönüştürmeye çalışmak da…

“Aldoux Huxley’in 1932’de yayımlan romanı Cesur Yeni Dünya, acının olmadığı bir geleceğe ilişkin en erken çalışmalardan biridir” diyen Elizabeth Farrelly, sözüne şöyle devam etmektedir: “Hazzın başlıca baskı aracı olduğu totaliter bir dünyada bireycilik, melankoli, tekeşlilik ve hafıza cezalandırılmakta, insanlar hipnopedya, soy arıtımı ve soma adı verilen resmi bir ilaç yoluyla uyuşturularak haz dolu bir teslimiyet içinde yaşamaktadırlar.” Sonuçta der, “Ortaya çıkan aşırı mutluluk hali ütopik olmaktan ziyade, bilgiye, özgürlüğe ve bizzat acıya yönelik bir tehdittir.” Yine Huxley’e göre “mutluluğa katışıksız haz yoluyla ulaşılamaz; hatta ışığın karanlığa muhtaç olması gibi, mutluluk da acıya ve zorluğa ihtiyaç duyar” ve tüm yaşamını “katışıksız bir mutluluk” özlemi üzerine kuran modern zaman insanına böyle seslenir ve benim tartışmama son noktayı koyar…

Gülşah Köksal Çekici