14 Ağustos 1915
Sevgilim,
Uzun çok uzun mektuplar yaz bana, demiştin. Gördüğün gibi sözümü tutamıyorum. Cephede bulunduğum aylar boyunca benden tek satır haber alamadığını, çok meraklandığını tahmin edebiliyorum. Kızgın, kırgın ve endişeli olmalısın. O cehennemin içindeyken yazamazdım. Satırlarından kan, gözyaşı, ölüm fışkıran bir mektubu okumak… Bir kez duydun mu bu cümleleri, unutman zor. Ağırlığı bir yumru olup oturacak boğazına. Okuyacakların seni daha çok korkutacak, telaşlandıracak. Hayır, bunu yapmayacağım. Neler diyorum…
İyiyim ben. Keşke bir yolu olsa da sana bu satırları yazdığım anda okuyabilsen. Kafanda birbiri ardına belirecek soruları anında cevaplasam. Bu imkânsız biliyorum. Sana cepheden ne kadar iyi, cesur ve gözüpek olduğumu yazamıyorum. Bu satırları okuduğunda nerede, nasıl olacağımı bilmiyorum ve korkuyorum. Korku ve dikkat dağınıklığı cephedeki askerin en büyük düşmanı, Türklerden bile kötücül, acımasız. Uzun, çok uzun mektuplar yazmamamın nedeni işte bu meleğim. Sana umut, iyilik dolu tek satır yazamayacağım kaygısı ve bunları dile getirirken içine düşmekten korktuğum zafiyet. Haksız değilmişim baksana. Bu satırları okuduğun gibi unut sevgilim. Yeni bir paragrafa başlıyorum, iyilik, güzellik umuduyla…
Sana bu satırları izin için geldiğim Tenedos’tan yazıyorum. İngilizlerin ve bizim kontrolümüz altında küçük, şirin bir Ege adası. Fransa’da cephedeki askerlere sekiz gün izin veriliyor. Bizim için de durum aynı. Sekiz günde Fransa’ya gidebilmek mümkün değil. Önce Toluon’a gitmek için sekiz gün lazım. Sonra Brezelle’e trenle sekiz günde varılır ki bu da on gün eder. Bir o kadar da dönüş için gerektiğinden neredeyse bir ay izin almamız lazım. Görüyorsun ki bize iyi bakıyorlar ve biz de bir tür izin yapıyoruz. Mondros’tan geldiğim “Bon Voyage” gemisiyle dün akşam saat dokuzda Seddülbahir’den ayrıldık. Karartma altında iki saatlik yolculuktan sonra Tenedos’un küçük limanına yanaşıp taburumuza katılmak iki saatimizi aldı. Sabaha karşı ikide limandan ayrılarak şehri geçtik ve sırtımızda ağır teçhizatla 7 km daha yürüdük. Zira bizim üç numaralı kamp yüksek bir ovada kurulu, her yerden denize hâkim ve o ünlü Asya kıyıları mükemmel görünüyor. Kampa sabaha karşı saat beş dolaylarında vardık. Çadırlarımıza yerleştik ve iki saat kadar kestirdik.
Güvende olduğuma inanmak zor. Gün boyu bir rüyada mıyım diye kendimi çimdikledim. Her an uyanacak ve kendimi yeniden siperde bulacakmışım gibi kaygılıydım. Ama buradayım işte, bu mavi göğün altında ve sana bu satırları yazıyorum. Burası sakin sevgilim, savaş karşı kıyıda. Yüzümü yalayan ılık meltem, kuşların kanat çırpıntıları, burnuma gelen dağ kekiği kokusu, başıboş dolaşan keçiler… Yorgunluktan gözlerim kapanıyor, uyku beni çağırıyor. Onun insaflı kollarına sığınacağım, olur da sana kavuşurum ümidiyle.

17 Ağustos 1915
Cephede kendime yasakladığım hayalleri burada kurabiliyorum. Savaşın bittiğini, uzun, yorucu bir yolculuktan sonra sana kavuştuğum ânı, yüzüme değen yumuşak saçlarını, ellerini, içime çekeceğim teninin kokusunu, kırda uzun gezintilerimizi, birlikte yaşayacağımız evi… Bir korku oturuyor sonra, ya diyorum, öldüğüme inandıysa, beni unuttuysa… Yüreğim sıkışıyor. Sonra sıyrılıyorum bu yersiz korkudan. Kendimi adanın sıcaklığına, merhametine bırakıyorum.
Her gün, günde iki saat idman yaptırıyorlar ama bu idmandan çok bir gezinti havasında oluyor. Akşamları yüzmeye gidiyoruz. Konakladığımız yer denizden iki yüz metre uzaklıkta. Sonra tekrar gezinti yapıyoruz. İşte günlük çalışma bununla sınırlı. Ne yazık ki çabuk geçecek.
Birkaç gün sonra o cehenneme döneceğimizi unutmaya çalışıyoruz. Yatılı askeri okulda okuyan öğrenciler gibiyiz. Birbirimize kaba saba fıkralar anlatıyor ve kafayı çekme hayali kuruyoruz. Tenedos’a ilk geldiğimiz gün ailesine kartpostal gönderen Marsilya’lı Jean, yirmi üçüncü doğum gününde onun şerefine pahalısından bir şişe şarap açmalarını ve hep birlikte kadeh kaldırmalarını yazdı. Bunu en neşeli hâliyle anlatırken hepimizin keyfi kaçtı. Luc (karısı hamile), bebeğini belki göremeyeceğini düşünüp ağlamaya başladı. Burada ne işimiz olduğunu düşünmeye başladım. Sana çılgınca gelecek belki ama kaçmayı bile düşünüyorum. Adada saklanacak bir yer bulursam deneyeceğimden hiç kuşkun olmasın. Umarım bunu içtenlikle itiraf ettiğim için beni ödlek bir tavuk olarak görmezsin.
Dün adada ilk kez şarap bulduk. Zavallı Jean. İki gün önce cepheye geri döndü. Yirmi dördüncü yaşında Fransa’da hep birlikte şarap içeceğimize söz verdik. Hepimiz verdiğimiz söze inanmış göründük. Jean Paul (gerçek bir iyimser), “Beyler biz Kanlısırt’tan canlı kurtulduk, ölüme meydan okuduk,” diyor. Belki de haklıdır. Gerçekten Madeira’ya benzeyen beyaz şarap biraz pahalı. Aramızda para topladık. Herkes cebinden 6-8 kuruş çıkarttı. Üç dört litre şarap aldık. Açık havada yıldızların altında içtik. İçtiğim en lezzetli şarap olduğunu söylememe bilmem gerek var mı? Alkol tüketmemiz yasak ama kimin umurunda. Siperlerin dışında bir yaşamı tekrar görebilmenin ne kadar iyi olduğunu bilebilseydin! Bozulmaya başlamış ceset kokularını teneffüs etmiyor ve özellikle de cesedinin üzerinde böceklerin vızıldadığı bir arkadaşının üzerinde uyuyakalmıyorsun. Birkaç gün sonra o cehenneme geri dönmek zorunda kalmak. Ah Tanrım! Bu acıya birkaç litre şarap içerek dayanabiliyor insan, ancak o zaman unutabiliyor. Yunanlı tüccarlar fırsatçı. Fransa’da yüzüne dönüp bakmayacağımız şarapları fahiş fiyatlara satmaya çalışıyorlar. Bazen biz onları lafa tutarken Jean Paul, birkaç şişe şarabı ceketinin içine yerleştiriyor. Onların fırsatçılığı yanında hiçbirimiz bunu hırsızlık olarak görmüyoruz, vicdanımız sızlamıyor. Bizim çalınan gençliğimiz, uzuvlarımızın yanında birkaç şişe şarabın lafı mı olur? Böyle dedim diye sakın elimi, kolumu, gözümü kaybettiğimi, revirde yattığımı düşünme. Sağlıklıyım, şimdilik…
Askeri kamp adanın batısında. Limana yedi sekiz kilometre uzaklıkta. Sadece sağlık biriminde çalışanlar ve hava üssündekiler merkezde kalabiliyor. Merkeze gitmemiz yasak, ancak şarap içmek, kartpostal almak, yazdıklarımızı postalamak ve aylaklık ederek küçük çarşıda dolanmak için birkaç defa bu yasağı deldik. İlk defa muhteşem başörtüleriyle erkekler eşliğinde gezen kadınlar gördüm ve inan ki, biz geçerken diğer tarafa doğru bakıyorlardı. Bekâr ya da evli bir kadın yanında bir erkek olmadan sokağa çıkamıyormuş. Düşünebiliyor musun? Erkek anneleri, hamamda oğullarına evlenecek kız bakıyorlarmış. O hamamlardan birine girmek ve günlerce resmetmek isterdim. Yüksek kubbeli hamam, mermer zemin, kurnalar, tahta takunyalar, peştamala sarınmış yarı çıplak kadınlar, memeleri yeni kabaran kızlar; omuzlarına salınan belikleri, sıcaktan ve utançtan pembeleşen yanakları… Atölyeme geri dönmek, günlerce uyumadan çizmek, sadece çizmek istiyorum, benliğimi, savaştığımı, yanımda ölen arkadaşlarımın üzerine kustuğumu, şişen bedenlerini unutana, tüm anılar silinip gidene kadar çizmek… Eğer bir Tanrı varsa öldüğümde beni yanına almasın. Sınırsız tuval, yağlı boya tüpleri, fırçalar ve şarapla beni günbatımında Polente burnunda unutsun. Sonsuza kadar…
18 Ağustos 1915
Burada tüfeğiyle konuşan bir asker var. Göğüs göğüse çarpışmaya girdiğimiz bir günün ardından süngüsündeki Türk kanını gösterdi bana. İçim kalktı. Okuma yazması yok. Yine de ailesine haber göndermek istiyor. Mektubunu bana yazdırdı. “… Bütün bu korkunç manzaraları unutacak mıyım? Hayır zannetmiyorum zira dinlenirken ya da atölyede çalışırken defalarca kâbuslar gördüm ve yatakta ebedi dostum olan kendi silahıma ve taptığım sivri süngüme yapıştım. Seni temin ederim, bu iki yoldaşımdan ayrılmak benim için güç olacak. Onları devamlı bir bebeği okşar gibi okşuyorum. Onlara hayranım hatta onlarla konuşuyorum. Ne yapalım sözüm ona balıketi karıcığım, onlardan çok hizmet gördüm. Onların benim için kutsal bir yanı var ve gözyaşı dökmeden onlardan ayrılamam. Biliyorum, şimdi bana yaşlı kaçık diyeceksin.” Bense silahımı en büyük düşmanım olarak görüyorum. Gençliğimi, hayallerimi, belki de canımı alacak bir düşman.
Gün içindeki hafif idmanımız bitince civarda yürüyüşe çıkıyorum. Çoğu zaman sırtımı bir kayaya yaslıyorum. Şapkamı yüzüme indiriyor ve benimle konuşmaya başlayan adayı dinliyorum, kuşların kanat çırpıntıları, arıların vızıltıları, dalga sesleri, rüzgârın taşıdığı üzüm ve kekik kokuları. Günün en güzel saatleri bunlar. Hava kararmaya başlarken bu güzel düş bozuluyor. Fransız sevkiyat uçaklarının motor sesleri gecenin sessizliğini bozunca yakında yeniden cepheye gideceğimi, öldürmek arzusuyla olmasa da hayatta kalmak için karşımdaki Türklerin canını almak zorunda kalacağımı hatırlıyorum. Düşünebiliyor musun, fırça tutan, resim yapan, senin tenini okşayan, balık tutan, yeğenlerimi seven masum ellerim, burada hiç tanımadığı yabancıları öldürüyor. Yeniden, suçluluk duymadan dokunabilir miyim sana, doğacak çocuklarımıza?
19 Ağustos 1915
Her zamanki gibi günlük idmandan sonra tek başıma gezintiye çıktım. Bir kayaya verdim sırtımı. Gözlerimi kapadım. Adayı dinlemek üzere. Ada bugün benimle konuşmamaya kararlı. Rüzgâr bile esmiyor. Sadece derinden top sesleri duyuluyor. Buna karşın motorlar homurduyor çünkü müttefiklerin uçakları burada. Türklerden buraya henüz top atışı olmadı ve olmamasını umuyoruz. Savaşı karşı kıyıda bıraktığımızı sanıyordum. Yanılmışım.
Yanımdasın. O nefis manzaralı burna götürüyorum seni, Polente’ye. Başını göğsüme yaslıyorsun. Elimi tutuyorsun, “Haydi bana mektubunda anlattığın tüm yerleri göster,” diyorsun. “Savaş bitti mi?” diye soruyorum sana. Artık elbiselerinin saklayamadığı şişmiş karnını görüyorum. Benim çocuğum! Birlikte meydana iniyoruz, kaleyi geziyoruz, uzaktan yel değirmenlerini gösteriyorum sana, akşamüstleri yüzdüğümüz plajı. “Son bir yer kaldı, gel,” diyorum. Yürüyoruz. Burnunu tutuyorsun. Siperlerdeyiz, ceset kokuyor ve gün boyunca sinekler dadanıyor. Keskin koku mideni bulandırıyor, kusuyorsun. Saçlarını, eteğini tutuyorum kirlenmesinler diye. Elimi itiyorsun. “Kadınların birbirine yaptığı gibi saçımı, başımı tutmayı bırak!” diyen kalın bir ses. Jean Paul bu. Yemyeşil suratından öfkesini görebiliyorum. İşte savaşın, kan gölünün tam ortasındayım. Gözlerimi her açtığımda karşımda harabeler, felaket ya da ölüm. Evet ölüm dedim çünkü her sabah sığınaklardan çıkarken güneşin bize daha iyi göstermek istercesine üzerinde parladığı beyaz haçların dalga gibi örttüğü mezarlıklarla yan yanayız. Kan ter içinde uyandım. Plaja gittim. Kendimi serin sulara bıraktım. Sırt üstü yattım suyun içinde. Güneş ışınları yüzüme inen tatlı, yumuşak dudaklarındı sanki. Mevsim kadar sıcak öpücükler… Sana bir kart yolladım o ânın hatırasına. Üzerinde ada manzarası da var.
Tuğba Gürbüz
Metinde italik yazılan bölümler, Burası Sakin Karşı Kıyıda Cephe Var sergisinde yer alan, Fransız askerlerin ailelerine yazdığı kartpostallardan, küçük hitap değişiklikleri dışında aynen alınmıştır. Sergi, Osmanlı donanmasının 18 Mart 1915’teki Çanakkale zaferinin ardından Gelibolu Yarımadası’nda savaşan Fransız askerlerinin dinlenme bölgesi olarak konuşlandıkları Bozcaada’dan gönderdikleri kartpostallardan oluşuyor.