1a1b7-img_74990408116704

Bak yine gelmiş tek başına. Ellerine bakıyo umutsuzca. Kahvesini hızlı hızlı içiyo. Vakti az belli, tedirgin. Aman kimse görmesin buralara geldiğini. Kerhaneye düştü sanki! Hepi topu yirmi beş anca. Güzel de! Alıştım hepsine. Kör âşıklara, boşanamayanlara, aldatana, aldatılana. Kolyesi saati altın, varlıklı haspa. Kahveden başlarım, tarot, su falı derken kurşun bile dökerim ben buna.

Çevirdi fincanı. Sigara içiyo derin derin. Çok bekletmeyim de, kaçar maçar sonra.

“N’aber güzelim, hoş geldin, soğuduysa alayım seni.”

Konuşamaz böyleleri, konuşmuyor. Aldım fincanı takıldı peşime. Doğru masaya.

“Ne istersin? Sadece kahve mi, kahve-tarot mu, su falı mı, hepsi mi?”

“Kahveden başlayalım da, sonra diğerlerine geçeriz belki, olur mu?”

“Olur balım olur, her türlü. Sen önce bir iki lira bozuk para koy bakalım fincanın altına, sonra da başlayalım Allah’ın adıyla.”

Hiç itirazsız. Öğrenci olsa “Aman ablaaa! Böyle bak işte, alma dolmuş paramızı.” derdi. Bir lira bir liradır, alırım valla.

“Oy kuzum, adın ne, burcun ne? Vay vay vay ne düşünürsün sen böyle?”

“Tuğçe. Balık.”

Vay daha başlamadan sulandı ayol. Balık bu belli! Böyle sulu gözlere içim daralır. Hiç çekemem. Bak göğsüme öküz oturdu daha başlamadan.

“Ne o kız, başlamadık daha. Bak Tuğçe, ağlarsan bakmam fal mal. Ben sana üzülmek zorunda mıyım? Akşama kadar senin gibi kaç kızan gelir buraya haberin var mı? Sakın ağlama da dinle bak neler diyecem?”

“Tamam. Dinliyorum.”

Bakarım. Görürüm. Ne görürsem söylerim.

Anaa vurulmuş bu. Herif evli. O da buna ama. Yok töbe dünyada olmaz bu iş.

“Bak kızım, ben burada bir yüzük görüyom. Sende desem değil, başkasında desem o zaman senin fincanında işi ne? Değil mi ama? Gördüm valla yüzük gördüm. Uzun boylu geniş omuzlu, böyle salına salına giden biri mi ne. De bakalım var mı böyle bir herif?”

Işıldadı kara gözleri. Akşamın karanlığında kararan denizlere vuran ay ışığı gibi oldu kahpe. Var, var belli.

“Yoook!”

Bok yok! Sen mi beni kandıracan. Medyum Melisa derler bana. Melahat’lıktan Melisa’lığa kolay mı geçtim sanırsın. Hey yavrum hey!

“Sen yok de, ben var anlatayım. Sen az de ben çoğa sayayım. Bu adam yüzüğüyle oynar durur. Çıkarmak ister çıkaramaz. Parmağında dursa sıkar. Ne yapacağını ne edeceğini bilmez. En çok da sana bakarken sıkar yüzük. Sana bakar, yüzüğe bakar. Dur hele çocuğu da mı var bunun?”

“Bilmem.”

Bilmezmiş. Ayy içimi şişirdi. Cin olmuş da adam çarpıyor. Dur hele konuyu değiştireyim de bülbül edeyim seni.

“Deniz olan bi yer var bi de. Tatile gidiyosun sen. Üç çıkmış. Üç gün ya da üç hafta. Yeşil bi yer. Ama yanında yakınında isminde A,C,H olan bir kadın var, zayıf uzun boylu. Sakın ola ona anlatma bir şey. Kem gözlü, yılan bakışlı, nazarı değiyo sana. Valla tam kurşunluksun sen. Her işi mi ters gider bir insanın ayol. Neye elini atsan sonu bağlanmıyo. Fincanda gördüklerim bunlar anam, tarot da ister misin, bitirelim mi yoksa?”

“Bitti mi, tarot olsa ne olur?”

“Tarot olursa ne istersen sorarsın. Geniş açılım olur. Geleceği söylerim, geçmişi söylerim. Üstüne de kurşun dökeriz, kuş gibi olursun valla.”

“Tamam o zaman, tarota bak.”

Hah şöyle yola gel. Sen giderken biz dönüyorduk kızım. Yanmışsın belli, köze dönmüşsün. Ah bu kavuşamayanlar!

“Bak şimdi. Sol elinle üçe böl, sonra on kart seç. Bi de dilek tut bakalım.”

O kapanan gözüne tüküreyim. Ne dilediğini bilmek için falcı olmaya lüzum mu var? Geberme emi yanık haspa.

“Sor bakalım, ne istersen?”

“Hani az önce bahsettiğin uzun boylu var ya, onu sorayım? Kimmiş o?”

Ne oldu? Hani yoktu? Kimle oynadığını bi bilsen!

“O uzun boylu var ya, o yüzük olmasa bi gün durmaz gelir sana. Sen sanırsın ki sadece ben üzülürüm, sadece ben yanarım. Sen ne kadar yanıyorsan o senden beş fazla. Sen akşam oldu mu girersin odana, vurur kafayı yatarsın. O hem seni düşünür, hem evdekiyle uğraşır. Onu severken bile seni sever. Duydun mu? Anladın mı ne demek istediğimi zilli? Zilli deyince buruşma öyle. Sende az zilli değilsin. Söylemişsin adama. Seviyom demişsin, sevmişsin hemi de. Sevdin mi kız doğru söyle?”

“Hı hı…”

Başladığımızdan beri hiç para sormadı. Ne istesem verecek belli. Valla seviyo bu adam bunu. Hem de ne seviyo ama… Ne adam o yüzüğü çıkarır ne bu cesaret edip gidemez. Kaldı mı lan anasını sattığımın dünyasında böyle temiz sevda. Ruhum sıkıldı, içim bi tuhaf oldu valla.

“Ne oldu, neden daldınız?”

“Ne dalacam zilli, içim yandı. Kız Selda su getir bana! Dilim damağıma yapıştı. Sen de bi sigara ver. Ohh çekeyim şöyle. Bu adam var ya, artık iflah olmaz deyiveriyim sana. Akıllı adam, zeki adam, seni senden çok düşünür, üç yaşındaki bi bebenin kalbi var bunda ama sen var ya sen, çok büyük vurmuşsun. Ne yaptın ne söyledinse artık. Yataktaki karısında da, televizyondaki artistte de seni görür. Sendeki göz kime baksa yakar ha, kara kara. Tü tü maşallah barek Allah!”

Ay gene ağlamaklı. Ağzımdan çıkan her lafa kalbi çarpıyor. Salak şey! Neşet geldi aklıma bunun yüzünden. Yirmi sene önceki Neşet! Kavuşamadığım, ellerin yâri. Peşine düşüp Çorum’dan Ankara’ya geldiğim. Evli olduğunu öğrenince gözümün yaşı yüzümü yıkayan. Bırakıverdiydi ya beni Kızılay’ın ortasında! İlk bu dükkana girdim o gün. Ben iki lokma bişey yiyip iki ağlayıp düşüneyim diye girdiydim ama yirmi senedir buradayım. Bulaşıkçılık, garsonluk, aşçılık derken. Çorumdayken de kime ne desem çıkardı! Neşet de sonradan çok geldi gitti, her gelişinde gönlüm çok yandı gitti ama Ahmet babam salmadı. Şimdi de oğlu işletir burayı, bacak kadardı o zaman. Ahmet babam Neşet’i tekme tokat kovarken masanın altına saklanmıştı kerata. Toprağı bol olsun Ahmet babamın. Gerçek babamdan babaydı bana. Off zilli neler düşürdün aklıma!

“Ağlama kız. Boşa ağlama. Bak diyorum alır seni bu adam. Sen de bana tekrar gelirsin o zaman. Gelirken şöyle çiçekli bir bluz da al. Düğününüzde giyeyim. Bu senden sen de bundan geçemezsin. Dünya batar, güneş batıdan doğar da siz yine ayrı duramazsınız. O bilir ki onu senden çok kimse sevemez. Sen bilirsin ki bu adamdan başkası senin gönlüne giremez. Aha da şuraya yazıyom, üç vakti var, üç ay üç yıl Rabbim bilir. Bu adam tıpış tıpış gelecek sana.”

Yeter gayrı. Bunun gibiler yüzünden cehennemde yanacağım yeminle.

“O gelsin en güzel çiçekli bluzu alacağım sana. Söz. Teşekkür ederim. Borcum?”

Sen beni bunca günaha soktun. Bi de üstüne içimi cızlattın. Ben bunun acısını çıkarmaz mıyım senden. Dur öyle hemen kaçmak yok güzelim.

“Ne o bitti mi sandın? Kahve tamam, tarot tamam ama nazar n’olcak nazar? Bu nazarla bu adam yanına bile yaklaşamaz. Çarpılır kalır Keto gibi. Yan odaya alayım seni. Okuyup üfleyip kurşununu dökeyim. Olmadı bi de suya bakıveririm, iki yüz elli liraya su gibi olur gidersin, ne diyon?”

“Hepsine tamam diyorum. Siz beni sevindirdiniz ya Allah da sizi…”

Allah beni hiç sevindirmedi zilli. Askerdi Neşet Çorum’da. Çarşıda görmüş beni. Ankara’da olsan evleniriz dediydi. Ankara’ya gelince de, nerden bileyim gerçekten geleceğini dedi. Öylesine deyiverdim ben, dedi. Köpoğlu köpek. Hala kokusu burnumda, yangını karnımda köpeğin. Ya o gün bu dükkana girip de Ahmet babayla tanışmasaydım, şimdi hangi kerhanenin yaşı geçkin delisi olurdum kim bilir? Sen de niye bu kadar sevdin a haspa? Herkese doğru söyleyen Melahat, sana sıktı torbada ne varsa.

“Hadi hadi o dualara karnım tok benim. Aşkla meşkle hiç işim olmaz, hiç olmadı da. Bi adama bakınca ciğerini görürüm, nasıl seveyim? Dua edeceksen kendine et. Olmadı ben sana edeyim. Allah kimseyi senin durumuna düşürüp falcı falcı gezdirmesin zilli. Aa bulutlandı yine kara gözler… Şaka kız şaka!”

“Anladım şaka yaptığınızı, yok inandım size, ağlamam artık!”

İnan safım, inan salağım.

Hey Allah’ım sen ağlatıyon, ben güldürüyom. Bunun için olsun bi sevap yazıver şu bahtsız Melahat kuluna.

“Seldaa kurşun erit, mumları yak, bi de iki yüz elli liralık fiş yaz benim hesaba!”

Ayşegül  Kocabıçak