Şakir Özüdoğru, 1986 doğumlu. Bulgaristan göçmeni. Anadolu Üniversitesi Moda Tasarımı Bölümü’nde araştırma görevlisi olarak çalışıyor. 2005 yılında Garipsemeleradlı ilk kitabı yayımlandı; 2014’te de Arzu Kuaförü, Yasakmeyve Yayınları arasında çıktı. Eleştiri yazıları ve şiirleri birçok dergide yayımlandı, fanzinler çıkardı. İlk sayısı Mayıs-Haziran 2013’te yayımlanan iki aylık şiir dergisi Gard’ı çıkarıyor.

Şakir’le Arzu Kuaförü’nde oturduk, biraz lafladık.

Onur Çalı 

Şiir için yığınla tanım yapıldı bugüne kadar. Sözgelimi, Salâh Birsel, “Şiir maydanoz değildir.” der. Yıllardır şiirle uğraşan biri olarak, senin için (ya da sence) nedir/ne değildir şiir?

Yönetmenliğini Rajkumar Hirani’nin yaptığı 2014 yapımı PK isimli filmde Aamir Khan dünyaya başka bir gezenden gelen ve dünya hakkında hiçbir şey bilmeyen bir “uzaylı” astronot karakterini canlandırır. Dünyaya geldiği gibi onu getiren uzay mekiği ile arasındaki iletişimi sağlayan cihaz çalınır ve izleyeceğimiz serüven boyunca karakterimiz bu cihazın peşine düşer. Bu filmde dünyanın gerçekleri öylesine çocuksu bir atmosferde anlatılmıştır ki ismi PK (pikey) kalacak olan uzaylı astronotumuz dünyanın nasıl bir yer olduğunu çocuksu sorular sorarak ve çokçası karşılığı şiddet olan çocuksu deneyimler yaşayarak bin bir badire atlatıp öğrenir. Lafı uzatmadan şiir kısmına geleyim. Film şiirsel olmasına şiirseldir ama konumuz şiirsellik değil, şiirin kendisi. Kumanda cihazını çalan kişiyi sorduğu herkes PK’e bunu ancak Tanrı’nın bileceğini söyler. O da dünyadaki –ki dünya Hindistan’dır– birçok tapınma biçimi ile Tanrı’ya derdini anlatmaya çalışır. Sonra bir gün fark eder ki aslında bütün tapınma biçimleri “yanlış numara”dır. İnsanların Tanrı’ya ulaşmasını sağlayan bütün din adamları Tanrı’ya ulaşmak için yanlış numarayı çevirmektedir; o nedenle Tanrı ve insanlar arasında hep bir mesafe, insanların ona ulaşmasını engelleyen bir yanlış numara vardır. PK’in yaptığı şey çeşitli oyunlarla bunun yanlış numara olduğunu göstermektir. Ne bir Tanrı’ya işaret eder ne bir tapınma biçimi önerir ne de herhangi bir hakikatten bahseder; tek yaptığı din adamlarının yanlış numarayı aradığını ispatlamaktır. Bana göre, şiir de tam burada başlar ve biter. Kendi dil sistemlerimizde şiire dair tanımlarımız, açıklamalarımız, büyük ve esrarengiz tespitlerimiz bize bir an için mantıklı, inanılır, büyüleyici vb. gelebilir; ama ne yazık ki bu “yanlış numara”dır. Şiir, her ediminde bunun yanlış numara olduğunu bize tekrar ve tekrar gösterir. Bu nedenle Salâh Birsel’in tespitine karşılık bahsi yükseltmekten başka çare yok. O zaman bahsi şöyle yükseltiyorum: Bir gün yaşadığım şehri ziyarete gelen bir misafirimi bir mekana götürmüştüm. İki eğlence mekanını birleştiren bir koridora açılan bir kapıdan girip ya sağdaki konser salonuna ya da soldaki gece kulübüne gidecektik. Sağda bir masa üstünde birkaç kilo pırasa yığılmıştı ve konser salonuna gireceksek görevli birer pırasa almamız gerektiğini söyledi. Ben de merak ettim ve konser salonuna baktım. Sahnede Babazula vardı ve sahnenin önünde toplanmış bir kitle ellerindeki pırasaları havaya kaldırmış ileri geri sallıyordu. Bence burada maydanoz değil ama pırasa bir bakıma şiir olmuştu. Elbette iyi bir şiir mi kötü bir şiir mi olduğunun tam da “iyi” sözcüğünün kökeninde etik ile olan ilişkisini aklımızdan hiç çıkarmadan cevaplamak lazım. Ben orada susmayı ve evimin yolunu tutmayı tercih ettim. Şunu da söylemeliyim sanırım, o günden beri ne zaman bir Babazula şarkısı duysam içim burkulur.

Filmi merak ettim. Peki, o zaman senin zerzevatınla sorayım, PK buna ne derdi acaba; “sokak neden her zaman bir cellat arzunun pusuda yattığı o kaldırımlar altında kan nehirleri, düş mezbaha?!” (Arzu Kuaförü, sayfa 50)

Aslında burada filmin imtina ile açıklamaktan kaçındığı, anlatının zayıf halkasını oluşturan bir şey var. Şöyle ki, PK’in bir bilgiyi transfer edebilmesi için o bilgiye sahip olan şeyle dokunsal temasa geçmesi gerekir. Dünyaya geldikten sonra başına gelenleri anlatırken PK, bir sürü kişinin elini tutup ‘dil bilgisi’ni kendine transfer etmeye çalıştığından bahseder: Erkeklerin elini tutar, ona bir erkeğin bir kadının elini tutması gerektiği söylenir; önüne çıkan bütün kadınların ellerini tutmaya çalışır ve başına çeşitli belalar açılır. En sonunda ilk önce kamyonetiyle ona çarpan, tam oradan sıvışacakken merhamet gösterip onu yanına alan biri onun bu durumuna içerler ve onu büyük bir geneleve götürür. Burada bir seks işçisinin altı saat boyunca ellerini tutarak dil bilgisini kendine aktarır. Senin sorduğun burada temelleniyor bence. PK’in kendine aktardığı nedir: Dil yetisi mi? Bir dilin gramer kuralları mı? Sözcük bilgisi mi? Çünkü PK film boyunca aslında dilin mecazlı kullanımından ve yerine geçtiğini iddia ettiği şeyden farklı şeyler ima etmesinden mustariptir. Gerçekten de PK’in kendine aktardığı nedir? Bir toplumun dilinin gramer kuralları ve sözcük dağarcığı mı? Dil yetisi ve bununla birlikte gelen dilin temsil gücü mü? Anlatı bu soruları unutmamızı sağlar. Ama biliriz ki dil sadece bir temsil aracı değildir, aynı zamanda icra eder; bir şeyi dilsel olarak ifade etmemiz onu icra ettiğimiz anlamına da gelir, benzer biçimde bir şeyi icra ederken dile ihtiyaç duyarız. Buna insanların dil iktisadı diyelim, zenginliği ve kıtlığı bir araya getiren bir gerilim hattı.

2009 yılında yayınlanmaya başlayan “Lie to Me” isimli televizyon dizisinde temele koyulan şey evrensel kimi duygu ifadelerine sahip olduğumuz, bunların jest, mimik ve konuşmalardaki vurgu, bekleme, ima ve söz alma sırası gibi unsurların ölçülmesiyle ortaya çıkarılabileceği dolayısıyla bir kişinin doğru mu yoksa yalan mı söylediğinin tespit edilebileceğidir. Bu bir bakıma tam da şiirin tersine işler. Kimi bedensel performanslar sergileriz ve birkaç bilim insansı der ki, aslında şu anda söylediğini hissetmiyor, hissettiği şey şu; bedeni söylediği şeye inanmadığını gösteriyor. Bir dilin sözcük haznesine, kurallarına, etimolojine, mecaz üretme kabiliyetine uygun olarak bazı şeyler yazarız ya da söyleriz sonra yazdığımız/söylediğimiz şeyin hem kendi gözümüzde hem de onu dinleyen/okuyanların gözünde tamamen başka bir şeye dönüştüğüne şahit oluruz. Kriminolojinin baş belası olan şey, edebiyat için vazgeçilmez olana dönüşür.

PK’e dönersem, onun bu sözcüklerle hiçbir derin bağı olmadığı için ilk olarak söylenen ona anlamsız gelecektir; çünkü o, –birçoğumuz gibi– dilin sadece anlam üreten bir temsil sistemi olduğu yanılgısını taşımaktadır. İkincisi, bu mezbahanın nerede olduğunu soracaktır, elbette oraya gitmek için değil, oradan sakınmak için. Bir seçenek daha var, o da şiirden hep ümit ettiğimiz gibi bu onun aktardığı dil mekanizmasını paramparça edecek ve o noktadan sonra sadece “saçmalamaya” başlayacaktır.

Peki sen niye bu kadar ara verdin saçmalamaya? İlk kitabın Garipsemeler 2005 yılında yayımlandı, ki baskısı tükenmiş bulmak çok zor. Arzu Kuaförü ise geçen yıl yayımlandı.

Aslında saçmalamaya ara verdiğim söylenemez, saçmalamanın tek mecrası şiir de değil herhalde, Michael Löwy’nin gerçeküstücülük için dediği gibi “bilinçdışının kristalimsi derinliklerinden, arzunun uyku tutmaz uçurumlarından, haz ilkesinin sihirli kuyusundan, hayal gücünün akkor müziklerinden” gelen sanat alanı var, hatta en güzel saçmalanacak alanlardan biri olan gündelik hayat var. Şaka bir yana, galiba saçmalamayı edebiyatı fazla ciddiye almaya başladığım bir zaman bıraktım. Elbette bunda lisansüstü eğitimi ve kuramsal bir alana yönelmememin de etkisi var. Ama biliyorsun işte, bir şeyi ciddiye alırsın, o şey ciddiye alındığını anlar ve sana ciddi görünür. Sonrası aranızdaki ciddi bir ilişkidir. Takip eden her adımda bu ciddileşir, ciddileşir. Ciddiyetin en yoğun olduğu zaman ise ironidir. Mesela, ben sana ciddi bir konu hakkında bir söz versem ve her karşılaştığımızda bundan bahsetmemize karşın bunu yerine getirmesem, aradan yıllar geçse artık bunu her anışımız eninde sonunda ironik olacaktır; hatta bu kadar ciddiyetten sonra söz verdiğim şeyi yapmam bile ironiktir. Galiba, şiirle aramızdaki ciddi ilişki bu ironik noktaya vardıktan sonra tekrar saçmalamaya başladım; tabi burada birbirimizi terk etmememiz önemli olan. Arzu Kuaförü’ndeki ironinin de sanırım bu ciddiyet mefhumuyla epey ilgisi var.

Sinema salonundan çıkıp Arzu Kuaförü’ne girdik sonunda. Senin şiirin için çok şey saçmalayabilirim ama Arif Erguvan’ın BirGün Kitap’ta yayımlanan yazısındaki değerlendirmelerine çokça katılıyorum. Arif Erguvan, bahsettiğim yazıda “Şakir’in şiiri çok da bilinmeyen ve Gezi isyanında varlığı tahmin edilen Y kuşağını gövdeleştiriyor, onu her yönüyle, karşılaştığı bütün problemleriyle, nasıl kavranılacağının bilenememesiyle anlamlandırmaya götürüyor.” demiş. Ne dersin buna?

Bizden bir önceki kuşak bir askeri darbe ve onu takip eden yıllarda eski fabrikaların, parkların, caddelerin, sokakların alışveriş merkezleri, turistik rotalar, çeşit çeşit giyim mağazaları ve tüketime yönelik eğlence mekanları ile dolduğunu gördü. Tabi bunu görürken işsizliğin yükseldiğini, eğitim kalitesinin git gide düştüğünü, geleceğe dair umutların yittiğini ve yeni kuşakla arasında açılan büyük uçurumlara da tanık oldu. Biz, bütün bunların içine doğduk. Ama ben eski kuşağın değerlerinden, en azından taşımayı sürdürdüklerini iddia ettiği değerlerden ve alışkanlıklardan pek kopabildiğimizi sanmıyorum. Dünyada Batı coğrafyasından Doğu coğrafyasına doğru gidildikçe modernitenin ve postmodenitenin karışımı acayip kolaj kültürler pıtrak gibi çoğalıyor. Tabi bir de bunların birbirine nasıl baktığını, birbirini nasıl gördüğünü ve birbirilerini nasıl konumlandırdıklarını göz önünde bulundurursak herkesin gönderme yaptığı o tarihsel büyük anlatılar, gündelik hayatın içinde eriyip giden ya da farklı kültürlerden gelen insanlar arasında katılaşan sınırlara dönüşüyor. Sanırım Arif’in Gezi ile birlikte gözlemlediği bunun bir parçası ama ben kendi perspektifimden baktığımda, Arif’in okuduğu kadar kapsayıcı ve tutarlı bir şiir görmüyorum. Daha çok köksüzlüğe, yüzeye dönük bir çaba görüyorum Arzu Kuaförü’nde. Bulgaristan’dan çok küçük bir yaşta Türkiye’ye gelip burada biraz serpildikten sonra hem bu ülkenin tarihini hem geldiğim ülkenin tarihini hem de bu ikisinin karışımından oluşan kendi kişisel ve ailesel tarihimi öğrenme ve kendimin kılma süreci gündelik hayatta yüz yüze geldiğim, birçok insanın çok kolay cevap bulabilirken benim apışıp kalmamı sağlayan birçok soruyla doluydu çünkü benim için. Belki Y kuşağına içkin kılınan bu gündelik olanla başa çıkma gayreti, bu kuşağa mensup olanların seksenden sonra doğup da kendilerine bir köken arama gayreti ile benim kişisel tarihimi kesiştiriyor ve onu katmerlendirdiği için de kapsama alanı genişliyordur. Velhasıl, şöyle diyeyim, Arif dediyse, doğru demiştir.

Yıllardır şiirle uğraşan; şiir okuyan, yazan, çeviren ve dergi çıkaran birisin. Yani işin birkaç cephesinde bulunan biri olarak senin fikrini merak ediyorum. Türkiyeli şiir okuru şiir okuyor mu? İkinci Yeni, kuşkusuz, Türkçe şiir için önemli bir dönemeç ama sanki Türkiyeli şiir okuru göğe bakma durağında bekleyip duruyor hala.

Şiir okuru meselesi ne zaman açılsa, aklıma Foucault’nun entelektüeller için söyledikleri geliyor benim. Foucault’ya entelektüelin ne olduğunu, kim olduğunu sorduklarında, böyle birini ya da birilerini tanımadığını söyler. Ne zaman toplumda bir infial yaşansa, çalkantılı bir zaman gelse, bir çeşit çatışma ortaya çıksa medya entelektüelleri göreve çağırır, birileri çıkar konuşur sonra olaylar durulunca bu kişiler yine ortadan kaybolur. İşin garibi, onların söyledikleri şeyler, sundukları çözüm önerileri, getirdikleri eleştiriler de onlarla birlikte toplumsal hafızada solar. Buna yakın bir şeyler söyler düşünürümüz. Sanki, bir şeyin tamir edilmesi gerektiği bir anda, elinde arızayı çıkaran aygıta göre düzenlenmiş alet çantaları ile birileri beklemektedir sürekli. Kendilerini bir prensesi kurtarma görevinde bulan, ünlü atari oyunundaki tesisatçı Mario kardeşler gibi. Ama ne yazık ki bu bizim hayal gücümüz. Şiir okuru da şairin ve yayıncıların yarattıkları imgesel bir şey gibi geliyor bana. Ne zaman şiir kitaplarının okunmadığından, şairlerin pek bilinmediğinden falan bahsetsek “ama insanlar şiir okumuyor” denir; sonra sanki insanlar çok da buna zorunluymuş gibi, şiir okumaları, yeni çıkan şiirleri, şairleri takip etmeleri gerektiği varsayımından hareket ederek “şiir”in ayakta kalması için yapılması gerekenler listesi hazırlarız şiir okuru için. Sonra kendi hazırladığımız görev listesine uymuyor diye bir kez daha kızarız şiir okuruna. Oysa bütün bu tek taraflı anlaşmazlık içinde, okurun istediği ne büyük bir şiir ideasını kurtarmak ne Türkçe şiirin uzmanı olmak ne şiir üstüne felsefi ya da edebi eleştiri ya da denemeler kaleme almaktır. Yaşamının yedeğine alacağı birkaç şair, hatta birkaç dize bile yeterlidir şiir okur için belki. Hepimiz bilmediğimiz, henüz tanışmadığımız belki tanışmamamızın iyi de olduğu bir okura yazıyoruz, biz onu tanımadan bizi tanıması için zorluyoruz. Hazırladığımız görev listelerini geçtim, bu tek örnek bile yeterince ağır bir yük değil mi şiir okuru için? Onun dışında, bırakalım şiir okuru ister göğe baksın, ister Çanakkaleli Melahat’ın dizinin dibine kıvrılsın, ister avare avare dağlarda dolansın, kentin meyhanelerini ve genelevlerini turlasın. Madem söyleşiye maydanozla pırasayla başladık, şunu sorarak bitireyim: Mesela sen pazara gittiğinde pırasa ve maydanoz satıcıları ayakta kalsın diye bütün tezgahlardan alışveriş yapıyor musun?

Mevsimlik şiir dergisi CazKedisi’nin ilk sayısında (Nisan-Mayıs-Haziran 2015) yayımlanmıştır.