5af89-image1

“Yaşadığın acıyı başkasının anlaması mümkün mü?”

Volkan oturduğu yerden, sönmeye yüz tutan ateşe bir kütük daha attı. Çam sehpayı boydan boya kesen damarın ortasındaki budağa başparmağını bastırdı.

“Peki,” dedi, “acı çeken bir kadınla sevişebilir misin?”

Odunun menevişlenen alevi gizem dolu kıvrımlarla dalgalandı. Salondaki eşya her an kısalıyor, uzuyor, duvarda, tavanda hangi eşyaya ait olduğu anlaşılmayan gölgeler dolanıyordu.

Uzun bir demir çubukla ateşi karıştırırken, gözleri, zonklayan yara gibi için için devinen közlere daldı.

***

Said ucu kömürleşmiş tahta bir sopa ile dalgın, ateşi kurcalarken “Umudun güçlüyse, felaketten sana sınırsız sevgi kalır” demişti.

 Sonra üstüne battaniye serdiği tahta şezlongda geriye yaslanarak sürdürmüştü konuşmasını:

“Yok eğer umudun zayıfsa, geriye yalnızca felaketin kendisi kalır, yok olursun.”

Sağ ayağındaki sandal terlikle yere basarken, sol bacağı, ucu torba gibi dikilmiş pantolonun içinde şezlongdan sarkıyordu.

Ekim ayının ayaz, kristal bir gecesinde, çakır yıldızlı gökyüzünün altında, Said’in koyu gözleri yanık yüzüne vuran gölgelerde parlayıp sönüyordu. Teknik ofiste çalışan başka bir Mısırlı anlatmıştı: Said Al-Azhar’da teoloji okurken okulu bırakmış, Filistin’de en militan gruplardan birinde, George Habbaş’ın Filistin Halk Kurtuluş Partisi’nde eğitimci olarak çalışmıştı. Dizden aşağısı olmayan sol bacağını Tel-Al Zaatar kampında, Falanjist milislerle çarpışırken kaybetmişti. Pek konuşmaz, bütün bir günü ağzını hemen hiç açmadan geçirirdi.

Said, yana doğru eğilip bir odun parçası aldı, ateşe attı. Şezlongdan sarkan sol bacağını, pantolonundan çekerek toplayıp yanına aldı. Sonra geriye yaslanıp gümüş tütün tabakasının kapağında, ince kahverengi plakalardan birini çakıyla ufalamaya başladı. Küçük kırıntıları çakısıyla bir araya topladı, tömbekinin içine yerleştirdi, özenle nargilenin üstüne koydu. Sağ ayağına yüklenip eğildi, maşa ile aldığı bir közü tütünün üstüne bastırırken, marpucu ağzına götürüp iki derin nefes çekti. Her çektiğinde tütünün orta yeri korlaşıyordu. Gözleri yarı kapalı, dumanı havaya üfledi. Geceyi tömbeki kokusu sardı. Vahşi bir kuş sesi karanlığı iki yerinden yırttı.

Bir süre konuşmadılar. Gecenin sessizliğinde doğu ufkunda şimşekler çakıyor, derinden gök gürlemesine benzer sesler geliyordu: Şatt-ül Arab’ın körfeze açıldığı yerde, Fao yarımadasında İran–Irak savaşı altıncı yılında tam yol sürüyordu. Akşamüstü Basra’dan dönerken Az-Zubair’deki kışlanın önünde, koltukları sökülmüş, mezbaha arabasına çevrilmiş üç mavi Mercedes otobüsün içinde gördüğü cesetleri düşündü: Bu topraklar kadar ölümün yakında olduğu başka bir yer var mıydı acaba? Neden şu son yıllara kadar ölümün hayatın bu kadar içinde olduğunu fark etmemişti?

O gece Said’in gözlerinde, daha önce hiç görmediği başka türlü bir ışıltı vardı. Çelik hatlı yüzüne dingin, hülyalı bir gülümseme yerleşmiş, hep kasılmış duran boynu, sırtı gevşemişti. Volkan’ın algılayamadığı başka bir gerçekliğin içindeydi sanki. Dumanı havaya üflerken gözleri aralanınca bakışları karşılaştı. Ne düşündüğünü anlamış gibi, sağ elinin işaret parmağıyla havada bir daire çizdi, kırık İngilizce’siyle:

“Şu gerçeğin dışında düşünmeyi, yüreğinin sesini dinlemeyi öğreneceksin,” dedi. Sol elini Volkan’ın yüzüne doğru açarak beş parmağını gösterdi:

“Çünkü, hakikatı görmek için beş duyun her zaman sana yetmez.”

“Bu,” diye devam etti, nargiledeki tömbekiyi gösteriyordu, “içindeki sesi yüreğine getirir. Orada kulağın ve gözün bir işe yaramaz.”

Şaşkınlıkla bakan Volkan’a marpucu uzattı. O da aldı, arka arkaya birkaç derin nefes çekti, başı döndü. Said onu gülerek durdurdu:

“Yavaş,” dedi, “acelemiz yok.”

Sağ elini, parmaklarını birleştirerek salladı. Bu Araplarda sabır anlamına geliyordu:

“Hayatın hızını aşmayacaksın.”

Sacayağı üzerindeki isle kararmış çaydanlıktan bir metal maşrapaya çay doldurdu. Volkan, serin havaya rağmen üst dudağında damla damla biriken teri elinin tersi ile sildi. Ayağının dibindeki bardakta arak yarılanmıştı. Arada bir, sol işaret parmağının tersi ile burnunun üstüne kayan gözlüğünü yukarı ittiriyordu. Said gözlerini Volkan’a dikti:

“Şimdi anlat bakalım” dedi.

Volkan, şöminede ışıltısı nefes alır gibi gidip gelen közlerden gözünü kurtardı, dudağındaki teri avuçlayarak silerken:

“O soruyu Said’e sordum” dedi.

“Ne dedi?”

“Cesaretini toplayıp itiraf etmelisin, anlatmalısın. Anlatacak bir hikayen yoksa, zaten yoksun” dedi.

“Anlattın mı?”

***

“Sevdiğin kadın yavaş yavaş ölüyorsa, sevgin başkalaşıyor, yerini başka bir duygu alıyor.

Doktorlar bedenini parça parça koparıp alıyorlardı: Önce memesini, sonra ayağını, bacağını aldılar. Daha sonra gözü ve nihayet beyni onun olmaktan çıktı…

Gittiğim psikiyatrist, ürolojinin raporu inceledikten sonra empotans demiş ve anti depresanlarla birlikte birkaç başka ilaç da yazmıştı… Evet, doğru, benimle sevişmek istediğinde, bunu artık yapamayacağımı hissediyordum… Tamam, ama gene de bu kadar basit miydi?”

İçkisinden büyük bir yudum aldı, gözlüğünü düzelterek Said’e baktı. Gözleri yarı kapalı, uzaklarda bir yere dalmış dinliyordu.

“O gece, öğrenciliğimden beri gittiğim meyhaneyi garsonlarla birlikte kapattık. Sürekli konuşuyordum. Karadenizli başgarson koluma girip beni taksiye kadar götürdü. Nasıl oldu bilmiyordum, sabaha karşı kendimi Bent Deresi’nde büyük bir demir kapının önünde genelevin bekçisi ile konuşurken buldum… Kendimden, içimdeki hayvandan tiksindim.”

Volkan gözleri kapalı, dişlerini sıkarak sağ yumruğunu dizine vurdu ve ayağa kalktı. Ateşin başına gitti, iki eli cebinde bir süre konuşmadan ateşe baktı. Kenardaki bir odunu ayağı ile ateşe ittirip, tekrar yerine oturdu.

“İkimiz için de gölgesiz, kuşkusuz bir sevgiydi bizimki. Son zamanlara kadar, onun bende uyandırdığı cinsel istek de hep sevgiye dayanmıştı. Ama şimdi, sanki napalm bombası ile yanmış, tahrip olmuş bedenine bakmak başka bir şeydi, beni derinden sarsıyordu. Acı çeken, ölmekte olan bir kadına cinsel istek duyamadığımı o zaman fark ettim. Kendime açıklayamadığım, kahredici bir duyguydu: Acaba şimdi sevginin yerini acımak mı alıyordu? Sevdiğin insan derin acı çekiyor, sözünü etmesek de ölüm az ötede bekliyor, buna rağmen o umudunu, yaşama arzusunu kaybetmiyor, hayata tutunmaya çalışıyor ama sen çöküyorsun. Kâbus gibi…”

Volkan şimdi monoton bir sesle neredeyse rüyada sayıklar gibi konuşuyor, giderek artan duygu yoğunluğu konuşmayı bir ayine dönüştürüyordu. Said sessizce nargilenin marpucunu tekrar uzattı. Volkan bir nefes çekip başını kaldırdı. Dumanı üflerken, şimdi iyice alçalmış, gökyüzünde iri közler gibi duran yıldızlara baktı. İçkisinden büyük bir yudum daha aldı. Montunun fermuarını yukarı çekti. Çölden esmeye başlayan hafif rüzgâr havayı soğutmuştu. Buna rağmen dudağı terliyordu.

“Ölüme yaklaştıkça, ölümün karanlık, zehirli atmosferine girdikçe, insanın duyguları renk değiştiriyor, başkalaşıyordu. Şimdi içimde daha önce tanımadığım, vicdanıma doyurucu bir açıklamasını yapamadığım bir dürtü, başka bir duygu vardı: Ona karşı hislerimi artık sevgi sözcüğü tek başına tarif etmiyordu. Belki biraz acıma, biraz da şefkat. Ama söyler misin, acımak da, şefkat de kararsız, gelip geçici duygular değil midir? Değer verdiğin birine gerçekten acıyabilir misin? Acı çeken, ölüme giden birisiyle acıma ve şefkat üzerinden kurduğun ilişki, olsa olsa çaresizlik ve itiraf edilmemiş bir suçluluk duygusuna karşı bencilce korunma çabasıdır: Din görevlisinin infazdan önce idam mahkûmuna gösterdiği şefkat, merhamet gibi. Acıma, şefkat duyguları bizi rahatlatır çünkü olan bitene ilgisiz kalmadığımızı göstermeye yarar. Ama en vahşi, en acımasız duygularla akrabadır, el eledir. Gözümün önüne hep eski bir film sahnesi gelir: Nazi toplama kampının komutanı, yüzlerce insanı fırına gönderdiği yorucu bir günün akşamında, bir eliyle köpeğinin başını okşarken, gramofonda çalan Beethoven’ı dinler, gözleri dolar. Tiksindirici, değil mi?”

“Onun ölüme, kaçınılmaz gidişe karşı duruşu, böyle duygusallıkların bayağılığını gösteren bir hayat dersi idi. Eşyanın tabiatını anlamış bir bilgelik vardı bunda. Bedeni yavaş yavaş ölürken, onun insan ruhu, doğanın bu soğukkanlı, acımasız ama olağan gidişine direniyordu. Yapılabilecek en insani şeyi yapıyordu: severek, arzulayarak, isteyerek o ânı yaşayabilmek. Evet, onun yaşamla bağı, umudu güçlü olduğu için yaşadığı felaketten hâlâ sevgi üretebiliyordu. Oysa ben ona ayak uydurmakta işte böyle tökezledim.”

Volkan sustu. Eliyle önce dudağının üstünde toplanan teri sildi, sonra burnuna düşen gözlüğünü yukarı ittirdi. Bardakta kalan son yudumu dikti.

Yanan odunlardan biri tok bir sesle düştü, közler parladı. Sönmeye yüz tutmuş ateş, küçük yalımlarla, gizemli hatlar vererek yüzlerini aydınlatıyordu.

Said şezlongda ağırlaşmış hareketlerle doğruldu, sarkan bacağını düzeltti. Gözlerinde derinleşen hülyalı bakışlarla düşünüyordu. Neden sonra:

“Suçluluk duymadan yolunu kaybettiğini anlayamazsın” dedi.

“Çünkü suçluluk duygusu, yaptığın ile yapman gereken arasındaki farkı anlamaktır. Ama herkes bu farkı anlama cesaretini gösteremez. Kendine acımadan itiraf etmeye cesaret edebilirsen, yüreğindeki yara iyileşir” dedi, ekledi:

“Önemli olan başkasının ne anladığı ya da anlayacağı değildir: Yaşadığın acıyı senin anlatabilmendir. İnsan kendi gerçek hikayesini anlattığında benliğine kavuşur.”

Kendine bir çay daha koydu. Şezlongun altındaki içkiyi pet şişedeki suyla birlikte Volkan’a uzattı. Geriye yaslandı, yüzünde rahat, dingin bir gülümseme, nargileden derin bir nefes çekti, havaya üfledi. Geceye yayılan tütün kokusu Volkan’a iyi geldi. Suyu bardağa yavaşça dökerken, arak kıvrım kıvrım dumanlandı, sıvı beyazlaşarak bardağı doldurdu. Volkan ilk defa görüyormuş gibi bardağa hayretle baktı: Suyu nereye döksen yerini buluyordu.

Gecenin içinden bir kuş çığlık attı. Derinden top sesleri geliyordu.

Ahmet  Murat  Gümrükçüoğlu

Çizim: Burcu Firdevs Demirağ

Öykü, daha önce Sözcükler dergisinde yayımlanmıştır.