28647-georgigospodinov

Kıyametin tek bir ülkede kopması da olasıdır.

Bambu sandalyeyi 1997 yılının Ocak ayı başlarında bir Cumartesi günü satın aldım. Tam da aylığımı almıştım ve sandalye onun yarısını yuttu. Halen eski, oldukça düşük fiyatlarda satılan son sandalyeydi. O kışın inanılmaz enflasyonu satın alışımın çılgınlığını vurguluyordu. Bambu sandalyem yükte hafifti ama devasa görünüyordu ve taşımak için uygun değildi. Aylığımın diğer yarısını taksiye vermem düşünülemezdi, o yüzden sırtladım onu ve evimin yolunu tuttum. Yürüyor, sepetçi gibi sandalyeyi sırtımda taşıyor ve kendime tanıdığım ayrıcalıktan dolayı gelip geçenlerin şikayetçi bakışlarını üstüme topluyordum. Birilerinin mutlaka ’97 kışının sefaletini yazması gerekir, yetmedi ‘90’ın, ’92’nin kış sefaletlerini de. Pazarda benim önümde yaşlı bir kadın yarım limon için yalvarıyor. Başkaları ise akşamları boş tezgahları dolaşıyor tesadüfen yuvarlanmış bir patates için. Gittikçe daha çok iyi giyinmiş insanlar utançlarını yeniyor ve çöp kutularını karıştırmaya başlıyorlar. İtler kenardan aç aç uluyor veya geç kalmış yayalara saldırıyorlar. Bu dağınık tümceleri yazarken kalın yazılı karakterli dolgun gazete başlıkları geliyor gözümün önüne.

Bu akşam döndüğümde dairemin soyulmuş olduğunu gördüm. Sadece televizyon eksikti. Kimbilir neden, ilk aklıma gelen bambu sandalyeydi. Sandalye yerinde duruyordu. Herhalde onu kapıdan çıkarmayı başaramamışlardır, gereğinden çok geniş olduğundan onu pencereden içeri alıyordum. Bütün geceyi sandalyede geçirdim. Ema dönünce polisi aramaya başladı. Anlamı yoktu. Artık hiç kimse hırsızlık olaylarına tepki göstermiyordu. Kanıksanmıştı. Bambu sandalyede oturuyor, dağınıklıktan ürkmüş iki kediyi sıvazlıyordum (soygun sırasında acaba nereye sokulmuşlardı?) ve erkek onurumun kalıntılarının tam ortasından vurulmuş sigara içiyordum. Ema ve kedileri bile koruyamıyordum. Bir öykü yazdım.

Bir ailenin dairesini soyarlar. Soygun sırasında sadece ev hanımı –kırk yaşlarında, ilk solgunlaşma belirtileriyle– evdedir ve dizi izler. İçeri dalan ve görünürde gayet normal olan oğlanlar bu zamanda birini bulacaklarını beklemezler ama acelece ortama uyum sağlarlar. Üstelik kadın da yeterince strese kapılır. Yatak odasındaki gardıroptan paraları kendi çıkarır. Küpe ve yüzüklerini çıkarmasını istediklerinde hiç karşı gelmez. Alyans da mı? Alyans da. Onu çok zor çıkarır, çünkü neredeyse parmağıyla bütünleşmiştir. Ancak televizyonu götürmek istediklerinde –bu arada dizi halen sürmektedir,– kadın birden ona sıkı sıkı sarılır. İlk kez sesini yükseltir, ne isterlerse götürmelerini ama televizyonuna dokunmamalarını rica eder. Öylece durur, iki erkeğe sırtını dönmüş, göğsüyle ekranı sarmış, her şeye razı. Aslında onu kolayca kenara itebilirler. Ama bu ani tepkisinden bir an ne yapacaklarını bilemezler. Kadın kararsızlıklarını hisseder ve ikirciksiz ona istediklerini yapabileceklerini söyleyiverir, sadece ve sadece televizyonuna dokunmasınlar. Anlaşma sağlanmıştır. Seni düzeceğiz, der biri. Kadın kıpırdamaz. Onlar beceriklice eteğini sıyırırlar. Hiçbir tepki yoktur. Poposu halen gerilidir. Birincisi çabuk bitirir işini. İkincisi biraz fazlaca uzatır. Kadın sıkı sıkıya televizyona sarılmış ve hiç kıpırdamaz. Sadece bir ara biraz acele etmelerini rica eder, çünkü çocukları okuldan dönecektir. Bu gelişme ikinci oğlanı kesin olarak soğutur ve çıkarlar. Dizi bitmiştir. Kadın televizyonu bırakır ve banyoya girer.

90’lı yıllar nasıl –macera veya gangster filmi gibi mi, yoksa kara komedya veya pembe dizi gibi mi– bitecek acaba?

Georgi  Gospodinov

Çeviren: Hüseyin Mevsim

Eşik Cini dergisinin Ocak–Şubat 2007 tarihli 7. sayısında yayımlanmıştır.