
Sıradan bir çarşamba günü iş başvurusunda bulunduğum şirkete takım elbisem, boyalı ayakkabılarım ve annemin omuzlarını düşürme! sesi eşliğinde tam ikiye çeyrek kala ulaştım. Yağmur atıyordu, taksiye binmekle iyi ettim. Esmer sekreterin sütun gibi bacaklarını seyrederek elli dört dakika içeri alınmayı bekledim. Şirketin patronu Cem Bey’le dokuz dakikalık görüşmemiz, sizi arayacağız diye noktalandı. İçimde her an sıçramaya hazır sabırsız sıçanı zor tutuyordum. Yapabileceğimiz onlarca şey olduğu halde kapı kapı iş aramam kızdırıyordu onu. Hem yeteneklerimi hem de kendisinin düş gücünü kullanamayacak kadar sünepe ve korkak olduğumu açıkça söyledi. Bakalım kıza ne diyeceksin şimdi, böyle kokoz adamı hiçbir kız çekmez diye dırdırlandı. Haksız sayılmazdı.
İş görüşmesinden sonra Emel’le Kurtuluş Parkında buluşacaktık. Emel sevgilim, öyleydi. Ona içimdeki ıslak sıçandan hiç söz etmedim. Neden bilmiyorum, konusu açılmadı, bir de Emel buna benzer saçmalıklara güler geçer. İki dil bilen başarılı bir satış sorumlusudur. O gün, Kurtuluş Parkında ayaklarımın altında yapraklar çıtır çıtır. Hava yağdı yağacak. Emel âdeti olmadığı halde benden önce gelmişti. Gergin, elleri ceplerinde. Hâlimden anlamıştı sanırım. Konuşmaya bodoslamadan girdi; ailem dedi, olmaz ki böyle park köşelerinde liseli aşıklar gibi dedi. Kendisi için kariyer planı yapamıyormuş benim yüzümden. Hem yaşımız da geçiyor, bir düzen kurmalıymışız. Sağanak bastırdı, hınzır fare gördün mü, der gibi dürttü beni. Tamam Emel dedim, haklısın. Emel, üzgünüm dedi elini uzatırken. Biraz önce ayağımın altında çıtırdayan yapraklar çamura bulandı. Acelem yoktu, eve yürüyerek döndüm. Islandık fareyle birlikte; sırılsıklam. Eve varıncaya kadar ses etmedi. 12 Ekim Kara Çarşamba. Annem kıymalı pırasa pişirmiş. Yine mi, dedim. Otuz beş yaşındaki işsiz oğluna harçlık veren emekli öğretmenin tepkisini tahmin edebilirsiniz. Bildik bir tartışmayı başlatmamak için odama yöneldimse de, baban gibisin, konuşmak mümkün değil seninle! cümlesinden kaçamadım.
Günlerden bir gün bu fare yine kıpır kıpır, işaret parmağımı çekiştiriyor. Boş bulunup üzerine tıkladım. Ekranda “Kara Çarşamba” başlıklı bir haber metni belirdi: Asıl kimliği açıklanmayan Odisseus kod adlı bilgisayar korsanı, tanınmış internet sitelerini art arda düzenlediği siber saldırılarla çökertti. Bu siteler arasında mücevher tasarımlarıyla ünlü Hermes, seyahat firması İthake, hava durumu analizleriyle tanınan Poseidon da bulunuyor. Yapılan açıklamada Odisseus’un bir suç ortağı olduğu fakat kimliğinin belirlenemediği öğrenildi.Hınzır fare heyecanla göz kırptı. Hadi!dedi, hadi! Tutabilene aşk olsun; kaşla göz arasında Poseidon Şirketinin koyu renkte camla kaplanmış binasına zıpladı, hâliyle ben de peşinden. Cem Bey’in odasının olduğu kata çıktık.
Bu defa fark edilmeyi beklemeden merhaba dedim, sütun bacaklı sekreter başını kaldırdı. Bol rimelli kirpikler hedefi tam on ikiden… Biraz sonra sizi içeri alacağım, buyrun lütfen. Deri görünümlü koltuğa teklifsizce yayıldım.
Evden apar topar çıkmıştık; eşofmanlarım, bir haftalık sakalım. Bu seferlik böyle olacaktı artık. Jet hızıyla Cem Bey hazretlerinin makamına…
Cem Bey nâm-ı diğer Poseidon Cem beni ayakta karşılayıp elimi dostça sıktı. Buz mavisi koltuğa omuzlarımı düşürmemeye çalışarak oturdum. Ne içersiniz? Sade kahve, lütfen! Lütfen’i biraz bekledikten sonra ekledim. Poseidon Cem konuya balıklama daldı. Biliyorsunuz başımıza gelen felâketi, siber saldırıya uğradık dedi. Başımı salladım, Kara Çarşamba değil mi, dedim. Aynen öyle, diye onayladı. Yağmur hiç durmadı o öğleden sonra deyince yüzüme ifadesizce baktı. Yağmurlu bir gündü diye ısrar ettim. Öyle miydi, dedi. İnternet sitelerinin erişilemez olması sonucu uğradıkları zararı karmaşık rakamlar, diyagramlarla anlattı. Birkaç saat içinde borsadaki kâğıtlarımız pula döndü, sözleriyle Kara Çarşambanın sıkıntısını yeniden yaşadı. Dinler gibi davrandımsa da zihnimde kendi Kara Çarşambam zonkluyordu. Düşünün dedi, dünyanın en önemli hava yolu şirketleri bizden aldıkları raporlarla çalışıyor. Kutuplardaki araştırma gemileri, petrol arama platformları, denizaltılar, savunma sistemleri… Anlatabiliyor muydu? Elbette anlıyorum, tabii dedim. Sitenizin bir siber saldırı karşısında ne denli savunmasız olduğunu siz de anlamışsınızdır umarım. Bu sefer, aslanın ağzındaki lokmanın bir parçasını koparıp alacağımdan emindim. Cem Bey işlem komutlarını almamakta ısrarlı ekran gibi donup kaldı karşımda. Gözleri ekranda bir türlü hareket etmeyen imleç gibiydi. Beklemeden sağdaki tuşa tıklayıp kaldığım yerden sürdürdüm konuşmamı; Cem Bey dedim, gençliğimin neredeyse bütün akşamlarını dershanelerde, hızlı okuma, diksiyon kurslarında tükettim. Hafta sonlarında İngiliz diliyle birkaç kelâm edebilmek için kurdan kura atladım. Bir televizyon kanalında hava durumunu sunabilirdim, olmadı. Askerliğimi yaptım Cem Bey. Uzun ve zorlu bir yolculuktu anlayacağınız. Başvurduğum işyerlerinde deneyim aradıklarından deneyim kazanacak olanağa sahip olamadım ama mesleğimi uygulama şansı bulursam seveceğimden eminim. Hem insan para kazandığı işi sever. Cem Bey, denizlerin, bulutların, dünyanın dörtte üçünün hakimi Poseidon Cem Bey şaşkın; ne garip, adınızı bilmiyorum daha. Adım Odiseus, dedim. Cem Bey yüzüme tuhaf tuhaf bakıp neden sonra kendisini toparladı, uzun bir uykudan uyanıyormuşçasına yerinden doğruldu. Şaşkınlığını ekranın altına taşıyıp tepkilerini sık kullanılanlara kaydettim. Ücreti siz belirleyin, evden olur tabii, hom ofis yani dedim. Nasıl isterseniz, burada da bir odanız olur. Sütun bacak mı? Ha sekreter olarak Semiha’yı istiyorsunuz, hay hay tabii. Bir an önce işe başlarsanız sevinirim. Daha önce tatmadığım bir özgüvenle yeniden başlat seçeneğine tıkladım. Annem sofrayı topluyorum, diye seslendi. Yeni açtığım klasörü Odisseus adıyla kaydettim. Sevinçten zıplayan fareye tıklayıp uyku modunu seçtim.
Aysun Kara