07.Ekim.15 Çarşamba 

Bilek Kesenler: Bir Aşk Hikayesi’ni izledim.

Etgar Keret’in Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü kitabında yer alan Kneller’in Mutlu Kampı adlı uzun (Keretta’nın kendi standartlarına göre epey uzun) öyküsü, filmin yönetmeni de olan Goran Dukic tarafından senaryolaştırılmış. Film, ortalama bir yol filmi olmanın ötesine geçemiyor. Öyküdeki orijinal fikre (intihar edenlerin bizimkine benzer ama başka bir dünyada yaşamaya devam etmeleri) Hüsnü Arkan’ın Ölü Kelebekler Dansı romanında rastlamıştım. Orada da ölenler bizimkine oldukça benzer başka bir dünyada yaşamaya devam ediyorlardı. Öykü olarak güzel bir öykü ama senaryolaştırılırken Holivutlaştırılmış, maalesef.

Hikayeye tekrar bakmak için Keretta’nın kitaplarını karıştırırken fark ettim: Siren Yayınları (bütün yayımladıkları kitaplarda böyle mi, bilmiyorum), içindekiler bölümü koymamış. Sebebi neydi ki? Anlamak gerçekten zor.

08.Ekim.15 Perşembe 

Kafamda Bir Tuhaflık’ı okudum. Kar’dan sonra hiçbir Orhan Pamuk metnini okumamaya kendi kendime aylak okur sözü vermiş olmama rağmen okudum. Ve yine hüsran. Kafamda Bir Tuhaflık, kitabın alt başlığı olarak verildiği üzere: Boza satıcısı Mevlut Karataş’ın hayatı, maceraları, hayalleri ve arkadaşlarının hikâyesi ve 1969 ile 2012 yılları arasında İstanbul hayatının pek çok kişinin gözünden anlatılmış resmidir.

Sıradan bir okur olarak, kitabı okuma serüvenim boyunca en çok hissettiğim şey karakterlerin sahicilikten uzak oluşları, derinlikten yoksun bir biçimde ele alınışları, diyaloglardaki yapaylık oldu. İngilizce yazılmış bir metnin kötü bir çevirisi gibi duran pek çok cümle vardı. (İngilizceden çevrilmiş gibi durmasını sözdiziminden çıkarıyorum.) Başlarda takılmamaya çalıştım ama bir süre sonra çok rahatsız olduğum için bazılarını not almaya başladım.

Diyaloglardaki olmamışlıklara birkaç örnek vermek gerekirse:

“Ama benim senin arkadaşlığına ihtiyacım çok var.” (s. 222)

“Duyguların var, ama Türk erkekleri gibi, onları ifade edemiyorsun Süleyman.” (s. 252) (Süleyman da Türk, söyleyen kadın da Türk, Türkiye’deler…)

Bir insanın bir şeyi yaparken o anı hiçbir zaman unutmayacağını düşünmesi gibi gerçekten çok tuhaf cümlelere de rastladım:

“Rahiya’nın yatakta uzanışına, bu ânı hiçbir zaman unutamayacağını bilerek uzun uzun baktı.” (s. 179)

“Bunları yaparken bu anların her birini hayatının sonuna kadar unutmayacağını biliyordu.” (s. 348)

Bu “unutamayacağını bilme” cümlelerinden daha vardı aslında ama hepsini not almamışım. Bir de şu cümleyi anlayamadım açıkçası, neden “dönüştürmüşlerdi” değil?

“Sağda ileride, bir zamanlar Derya Sineması’nın birkaç yaz film gösterdiği, düğünlerin, sünnetlerin yapıldığı boş bir alan vardı; tellerle çevrili plastik yeşil çimli mini futbol sahasına dönüştürmüştüler.” (s. 444)

Bunların yanında, Yengesi Vediha, Abim Korkut gibi Türkçe söylenişe uymayan ifadelere de rastladım.

Bunlar, diyelim ki, editoryal hatalar.

Yine sıradan bir okur olarak söylüyorum, romanın tekniğine dair birkaç tuhaflık da yok değil. Roman kişileri birinci tekil ağızdan konuşarak anlatıcının uzun anlatısını bölüyorlar zaman zaman. Sahneye çıkıp anlatıcının anlattığı bir olay hakkında kendi bakış açılarını sunuyorlar bize. Hatta başka bir karakterin anlatımına itiraz bile ediyorlar. Bu aslında okumayı hem kolaylaştıran hem de keyifli hale getiren bir şey. Orhan Pamuk Notos’taki söyleşisinde bunun kendine ait küçük bir buluş olduğunu iddia ediyor. Ona da eyvallah. Ve fakat, birinci tekil ağızdan konuşan bu karakterlerin anlatımlarında da bir tuhaflık var. Anlatıcının dili karışıyor zaman zaman karakterlerin diline.

Yukarıda birazını yazdığım tuhaflıklar, benim gibi sıradan bir okurun, kuram filan bilmeden, salt okuma deneyimine dayanarak gözlemlediği şeyler. Keşke bu işin ehli olması gereken eleştirmenler, akademisyenler vesair ulusalcı bir refleksle ve edebiyat dışından değil de romanı teknik bakımdan ve nesnel şekilde, edebiyatın içinden bir okumayla ele alıp incelemeler/eleştiriler yazsalar. Böylece kişisel bir husumet ya da kıskançlık olarak görmezdi bu yazıları yazar, belki faydalanırdı. Ve biz okurlar da (tüketici gibi konuşmak istemiyorum ama) bu kadar para ve zaman ayırdığımız bir romanın daha güzel ve iyi bir versiyonu okuma şansına erişirdik belki.

* * *

Bir yazarın bildiği, tanıdığı insanları, mekanları yazmasının avantajını herkes bilir kuşkusuz. Elbette araştırma yapması, hakkında okuma yapması, ayrıca gidip gözlemesi gereken konular, kişiler, mekanlar olabilir. Sanırım özellikle romanda böyle bu. Ama bu “araştırma” denen şeyde de bir tuhaflık yok mu? Yani yüzyıllar öncesinden bir olay anlatacaksanız araştırma elzem olabilir ama yakın geçmişte, hatta bugünde geçen bir anlatı yazacaksanız, bunu ayrıca araştırma yapmaya gerek olmayan bir gözlem gücüyle yapmanız anlatıyı, anlatıdaki karakterleri daha sahici yapmaz mı?

Romandaki kişilerin söz alması gibi yapalım biz de:

Orhan Pamuk. Şimdi ama araştırma deyince, Benim Adım Kırmızı’daki gibi bir araştırma değil bu. Çünkü ben bu dönemde yaşadım, araştırdığım konuları zaten dışarıdan biliyordum. Gidip de tarihte o zaman ne olmuş diye bakmadım. Araştırma diyebileceğim şu işleri yaptım. Birincisi, pek çok bozacı, yoğurtçu, satıcı ile doğrudan kendim konuştum. Bir noktadan sonra Boğaziçi Üniversitesi’nden, başka yerlerden birtakım genç arkadaşlar da benim için konuştu ve onların konuşmalarını daktilo edip önüme koydular. Bir de şehrin içinde yaşamadığım 1 Mayıs, Sultanbeyli mahallelerini romanıma koymadım ama, Gazi Mahallesi ve bunun gibi çeşitli mahallelerle ilgili monograflar okudum. İkincisi, dünya şehirleşme edebiyatı teorisini okudum. Bir sürü şey görüyorsun da, bunlardan hangisi ortak, ben onlara dikkat ettim. Bu kadar. Ama evet, Mevlut lokantada çalışıyor, ben de, bir sürü kişi de garsonlarla konuştu. Bir lokantadaki hiyerarşiyi anlıyorsun işte: Bulaşıkçı nedir, tabakçı nedir, komi nedir, nasıl çalışırlar, sonra ne zamandan itibaren şefler kendi ekiplerini oluşturur. Bütün bunların tarihi. Bireysel kişilerden takımlar oluşturmalar, hemşerilik bağlarının kırılıp takım bağlarının kurulması falan, bunun gibi bir sürü şeyi konuşa konuşa… Pek çok akademik kâğıt da okudum. Ama çok özel bir araştırmacı değilim ben. Benim yaptığımı dünyada, ciddi ülkelerde bütün romancılar yapıyor. Roman yazıyorsan yapıyorsun zaten. En sonunda bence kahramanlarımın inandırıcı olması biraz da bu araştırmayla oldu. Bu da sabır ve hayal gücüyle ilgili bir şey. (Notos Söyleşisi)

Yani demek ki araştırma yapmak da değil, araştırma yaptırmakmış söz konusu olan. Bizim adımıza birilerinin yaptığı araştırmalardan yola çıkıp yazabilirmişiz. Belki ancak böyle mümkün oluyordur kahramanların bu kadar inandırıcı olması.

09.Ekim.15 Cuma 

Bulantı, Demirkubuz filmlerini sevenler için “eh işte” kıvamında bir film. Bir röportajında söylediği şeye; cesur sevişme sahnelerini oynayacak oyuncu bulamadığı için Ahmet karakterini kendisinin oynamak zorunda kalmış olmasına da pek inanmış değilim. Öte yandan, Bekleme Odası’ndakine göre daha iyi bir performans göstermiş oyuncu olarak. Bunu teslim etmeli. Genç oyuncu Cemre Ebuzziya ise çok başarılı. Ercan Kesal da filmin bilgesi rolünde kısacık ama etkili bir performans ortaya koymuş.

79255-bulanti-ilk-fragman-filmloverss

Demirkubuz’un böyle bunalımlı küçük burjuva tiplerini anlatmasındansa Kaderve Masumiyet’teki gibi sağlam bir senaryoyla yola çıkmasını yeğlerdim. Yine aynı röportajda “En sevdiğiniz filminiz, başyapıtınız hangisi?” sorusuna külhanbeyi gibi bir cevap vermiş; “Kor’un kurgusu bitti sayılır; galiba hepsine ayar verecek.” demiş. Bakalım, göreceğiz.

15.Ekim.15 Perşembe

Asuman Susam’ın yeni şiir kitabı Kemik İnadı’ndan bercesteler:

saat, tamircisine zamanı soruyor;

aynı dalgınlıktan yapılmışız çünkü (s.41)

tanrıların çokluğundan Allah’a sığındım (s.42)

zeytin ağacı olduğumu düşlüyorum bir vakitler (s.47)

imkânsızın çaresizliği, eşikteki görünmezim
tanık sayın beni, beni kurban
kilitli odalarda tırnaklarımla
sökülen kalbim soğuk karanlıkta
dilden öteye sıçramalı korkmadan
ne yapsam kurtuluş yok
bu yaşamak utancından. (s.71)

* * *

10 Ekim Ankara Katliamı. Değil yaşamaktan, bir şey söylemekten bile utanıyor insan. Öte yandan söylenecek, yapılacak çok şey var. Neredeyse insanların ölmesi kadar üzücü olan başka bir şey, bu sınırlar içerisinde birlikte yaşama arzusunun giderek soluklaşması. Sadece Kürtler ve Türkleri kastetmiyorum. Görünen o ki epeyce çok gruplara bölünmüşüz ve birkaç birbirine yakın grubun dışında kimse kimsenin ne sevincine ne de acısına ortak olmuyor. Olmak da istemiyor.

Asuman Susam’ın yeni kitabından beğendiğim bazı alıntıları paylaşmıştım ama bir tane daha… Kimse adlı şiirde şöyle demiş şair: kimlikler diyorum, üzerine basa basa / en son kimsesizliğe çıkar (s.13)

Belki de en ortak yanımızı, insan olmayı kimlik edinsek bu kadar kimsesiz kalmayacağız.

* * *

Yine de kuyruğu dik tutmak, enseyi karartmamak gerekiyor. Bunu başarabilmek için de bunca çirkef, ahlaksızlık ve acı arasında iyi ve güzel şeylere tutunmak gerekiyor sanırım.

Hüsnü Arkan’ın (Deli Bu Dünya’yı saymazsak) dördüncü solo albümü Kırık Hava’nın eli kulağındaymış. Müzisyenin resmi sosyal medya hesaplarında da şu notla birlikte verildi albümün haberi: “Nefes alıp veriyorsak zulme inat / şarkılar söylüyorsak barışmak için”

Kırık Hava’nın on şarkısından birer dal alıp buket yapmışlar. Buradan yakabilirsiniz.

Onur Çalı