Neslihan Önderoğlu, son dönemin verimli ve dikkat çeken öykücülerinden. İlk kitabı İçeri Girmez miydiniz? ile 2013 Haldun Taner Öykü Ödülü’ne değer görüldü. Aynı yıl ikinci öykü kitabı Mevsim Normalleri yayımlandı. Karla Karışık (2014, Alakarga Yay.), Geri Dön Hayat ve Burada Öyle Biri Yok (2015, Notos Yay.) adlı öykü seçkilerini hazırladı. Sarnıç Öykü dergisinin editörlüğünü yürüttü. Bana Sesini Bırak (2015, Günışığı Kitaplığı) adlı bir gençlik romanı da bulunmaktadır. Neslihan Önderoğlu ile yeni yayımlanan kitabı Filler ve Balıklar’dan ve öyküden konuştuk.

Onur Çalı

Öncelikle, yeni kitabın Filler ve Balıklar hayırlı olsun. Okuru bol olsun. Ne kadarlık bir zamanın ürünü Filler ve Balıklar’ı oluşturan öyküler? 

Teşekkür ederim. Filler ve Balıklar dosya olarak neredeyse geçen yıl hazırdı ama biraz bekletmek ve öykülerin üstünde tekrar tekrar çalışmak istedim. İyi ki de öyle yapmışım, bu arada yeni öyküler geldi ve bazılarını dosyadan çıkardım.

Hayat TV’de konuk olduğun Arka Bahçe programında, mealen, yaşanması gittikçe zor hale gelen bir dünyada, sen de yazar olarak insanların/okurların canını acıtan, onları rahatsız eden metinler yazmak istediğini söyledin. Filler ve Balıklar’ın, hafızanın ve insanların neleri unutabildiği meselesinin etrafında dönen öykülerden oluştuğunu söyledin. Bu konuyu biraz açmak isterim. İnsan hafızasıyla, unutmakla ve hatırlamakla alıp veremediğin nedir? 

Evet. Bir kere öykü zaten doğası gereği vurucudur. Kısıtlı bir silahla en iyi atışı yapmak zorundasınız. Elbette “en iyi atış” nedir sorusu, öykücüden öykücüye değişebilir ama benim kişisel tercihim son derece sıradan insanların, sıradan hayatlarının altını kazıdığımızda ortaya çıkan şeyler. Bunun içinde hem acı hem de ironi var bence. İkisi kol kola yürüyor. Bu dönemde hafızaya takılmamın nedeni belki de insan olarak neleri ne kadar çabuk unutup üstünü örttüğümüz meselesinin içinde yaşadığımız bu cinnet çağında daha çok ilgimi çekiyor olması.

Çok iyi öyküler var bu kitapta. Her şey kararınca, yerli yerinde. Ama beni özellikle etkileyen cinselliği anlatışındaki doğal ve sahici dil oldu. Bunun yanı sıra atmosfer yaratmada ve diyaloglarda/karakterleri konuşturmada çok başarılı buldum öyküleri. Bunun için özel olarak çalışmış olabilir misin? Yoksa bazı şeyleri bildiğini sen de yazarken mi farkına varıyorsun? 

Her ikisi de. Başta da söylediğim gibi öykülerin üstünde defalarca çalıştım. Yine de bazı şeyler kasıtlı olarak değil “hikayeci içgüdüsü” ile ortaya çıkmış şeylerdir. Atmosfer, diyaloglar, karakterler hepsi öykünün birer parçası. Cinselliği doğal anlatabildiysem ne mutlu bana. Ne yazık ki cinselliği yazmada sıkıntı çekiyoruz. Senaryo yazarken de öyle, öykü, roman yazarken de öyle. Ya edep ağır bastığı için çok üstünkörü geçiliyor ya da fazla abartılarak pornografi sınırlarına dayanıyor. Oysa ki cinsellik de bir yemek sahnesi kadar doğal anlatılabilmeli çünkü ondan ne fazla ne de eksik ve o kadar da insana ait.

Uzunca bir süre Sarnıç Öykü’nün editörlüğünü üstlendin. Bugün benim gördüğüm; çok fazla dergi var ve fakat nitelikli, yeni tartışma kanalları açabilen dergi çok çok az. Hemen hemen hiçbirinin de bir yayın politikası yok. Gözlemime ne dersin bilemiyorum ama benim böyle olumsuzca değerlendirdiğim bir ortamda okumaktan, zaman zaman çeviri ve öykülerimle katkı sunmaktan memnuniyet duyduğum bir dergiydi Sarnıç Öykü. Neden kapandı, tekrar devam etme ihtimali hiç mi yok? 

Bir yaraya parmak bastın. Sarnıç’ın kapanması bizi gerçekten çok üzdü. Çünkü okur tarafından çok sevilen ve çizgisi olan bir dergiydi. Okura çok daha profesyonel, batıdaki edebiyat dergileri görüntüsü ve kalitesinde bir dergi sunabilmek için derginin grafik tasarımını değiştirerek renkli baskıya geçtik. Bu yanlış bir karar oldu. Maliyetler iki katına çıktı bir anda ve toparlanmak güç oldu. Ayrıca senin de bildiğin gibi bu ülkede bütün edebiyat dergileri bıçak sırtında yaşar. Şimdi yine Sarnıç ayarında bir dergi çıkarma fikrimiz var. Sarnıç olarak mı yoksa başka bir isimle mi, bunu zaman gösterecek.

Sarnıç Öykü tecrübenden zaten biliyorsundur; bir öykü enflasyonu var. Özellikle son birkaç yıldır çok fazla öykü yazılıyor, öykü kitabı çıkıyor. Ben bu durumun artık öykünün yükselişinden çok, yazılanların biçim ve içerik açısından çok benzer olmasından ve öykü dilinin genişlemeyip dar bir alana sıkışmasından dolayı bir çöküşe işaret ettiğini düşünüyorum. Çok mu karamsarım sence? 

Bu konuda tamamen katılıyorum sana. Belki kötü bir benzetme olacak ama Serdar Ortaç şarkılarını nasıl ki birbirinden hiç ayıramayız, çalan hep aynı şarkı gibidir, işte öyle. O kadar çok aynılaşıyor ki öyküler, bir değer erozyonu var. Ama çok iyi şeyler de çıkıyor arada. Dilerim bu kadar çok yazacaklarına insanlar daha çok öykü okurlar. Çok iyi örnekler var dünya edebiyatında. Ancak okunarak ve farklı tarz ve anlatımlara açılarak bu tekdüzeliğin üstesinden gelinebilir.

Biraz klişe olacak ama tezgahta neler var? Neler okuyorsun ve yazıyorsun bu aralar? 

Bir gençlik öyküleri dosyası var Günışığı Kitaplığı için. Son okuduklarım, Philippe Djian’ın (Efsane Betty Blue filminin uyarlandığı romanın yazarı) “Vay” isimli romanı ve Yalçın Tosun’un “Bir Nedene Sunuldum” isimli öykü kitabıydı.