1a727-balzac2b2.png

Anlatacağım bu hadise sıradan bir çamaşır asmayla başlıyor ve yine bununla bitiyor. 70’lerin sonuna doğru gelişmiş olması gerek, çünkü artık 9-10 yaşlarında olduğumu hatırlıyorum, o yıllarda ise en küçük Bulgar dağı olan Sakar’ın gölgesinde konumlu, Bulgaristan’ın en küçük kasabalarından birinde, avlulu küçük bir evde oturuyorduk. Bir zamanlar kasaba, insanların burada merkep veya başka yük hayvanı yerine deve yetiştirmesiyle ünlüymüş, ama son deve de 60’larda falan ölmüş. En küçük dağın (küçük, ama yine de dağ, diyorlardı insanlar) yanındaki bu küçük kasabada tek oda ve antreden ibaret, küçük avlusunda bir sıra domatesin, aralarında çamaşır ipi gerili iki kiraz ağacının ve annemin gururu, karbon kâğıdı gibi mor renkli bir tutam Hollanda lâlesinin bulunduğu minnacık bir evde yaşıyorduk.

Bir gün babam avluda iki kiraz arasında gerili ipe çamaşır asarken komşumuz olan Bay Kostadin avlu duvarına yaklaşmış. Gerçi komşu sözcüğü Bay Kostadin’e pek yakışmıyordu. 70 yaşındaki bu doğuştan aristokrat ve kibirli ihtiyar kasabamızın en iyi avukatıydı. Efsanevi bir robdöşambr giyiyor ve Balzac takma adını taşıyordu. Bu takma adı bir ölçüde Bay Kostadin’in kusursuz Fransızca konuşmasına ve Balzac’ın yazmış olduğu her şeyi orijinalinden okumuş olmasına dayanıyordu. Bununla o doğrudan yerel rekorlar kitabına giriyordu ve gün gelip de birilerinin onun yerini alacağını hiç sanmam. O zamanlarda Balzac hakkında neler biliyorduk? Büyük bir çapkın olduğunu ve yazarken çok kahve içtiğini. Veya kahve içerken çok yazdığını. Öyle veya böyle, o zamandan hafızamda 42 rakamı kalmış. Bunun 42 roman mı, yoksa günde 42 fincan kahve mi olduğunu hatırlamıyorum, ama her iki durumda da bu rakam saygı uyandırıyordu. Ve bu saygı otomatikman Bay Kostadin’e geçiyordu. Dikkat buyurun, hiç kimse ona Bay Kosta veya hele hele daha çapkınımsı olan Bay Kotse demiyordu. Hayır, o Bay Balzac Kostadin’di ve sonuna dek de öyle kaldı. Trençkot, kürk palto veya kazağın revaçta olduğu o yıllarda robdöşambr giymek adeta şan ve şeref meselesi, aristokratlık göstergesiydi. Şimdi bile gözümün önünden gitmiyor – uzun, kahverengi, yakası gri kantla çevrelenmiş, sedeften üç büyük düğmesi ve aslankuyruğu ucunu andıran püsküllerle sonlanan kemerli bir robdöşambr.

Sözünü ettiğimiz robdöşambr, Bay Balzac Kostadin’i, başçavuşluğa kadar yükselmiş bir polis olan ve isteği üzerine herkesin ona Feliks Edmundoviç, kısaca – Çekist, yakında olmayınca da Zabit dediği soldaki komşumuzun gözünde kuşku uyandıran biri olarak göstermeye yetiyordu. Hiçbir zaman üniformasız göremeyeceğin polislerdendi ve biz kardeşimle, geceleri üniformalı, apoletli ve tabancayı koymak için küçük iç cebi olan bir pijamayla yattığına dair gizlice iddiaya giriyorduk. Hatta kardeşim büyük ihtimalle başında şapkasıyla yattığını iddia ediyordu, çünkü gece herhangi bir teğmeni rüyasında görünce (bir başçavuş rüyasında başka ne görebilirdi ki?), onun, tüzük gereği selâm çakması gerekirdi, şapkasız selâm vermenin ise rezaletin daniskası olduğunu ben de pekâlâ biliyordum. Evinin giriş kapısının üzerine kırmızı harflerle “Çekist, soğukkanlı, sıcak yürekli ve temiz elli olmalı” ve altına da Feliks Edmundoviç Dzerjinski diye yazdırmıştı. Bir eylül akşamı birileri yürekli’nin y’sini silerek “k” ile değiştirmiş ve o zamandan beri Feliks Edmundoviç bütün kasabadan ve özelde komşularından kuşkulanmaya başladı. Sonbahar boyunca geceleri avluda nöbet tuttuğu ve ilk kar düşünceye kadar dışarıda kapının önünde yattığı konuşuluyordu, çünkü cinayet bilimi kitaplarında suçlunun er veya geç suç mahalline döndüğü yazıyormuş, ama bu artık bambaşka bir hadise.

İşte, bizim evimiz, solda Feliks Edmundoviç ve sağda Bay Balzac Kostadin’in evleri arasındaki tampon bölgede bulunuyordu. Üç ev de küçük ve adının kulağı okşadığı Sergiyenko sokağının ortasındaydı. Balzac hakkında gene bir şeyler biliyorduk, ama Sergiyenko ile ilgili şu an bile hiçbir bilgim yok. O yüzden, çok ciddi olarak diyorum bunu, birileri onun hakkında bir şeyler biliyorsa bana da söylesin, öğrenmekten mutlu olacağım. Çünkü hiçbir adın tesadüf olmadığına inanırım, hele de büyümüş olduğun evin bulunduğu sokağın –Sergiyenko mu, Makarenko mu veya Mihayliçenko mu, fark etmez– adı.

İşte, Balzac adını anmaya gör, elinde olmadan ayrıntılara dalıyorsun.

Bir gün babam avluda iki kiraz arasında gerili ipe çamaşır asıyormuş ki, Balzac avlu duvarına yaklaşmış. Avlu duvarının öte tarafında kibirli robdöşambrıyla durmuş ve elinde leğen, üzerinde atlet ve omzuna atılan bir ip mandalla duran babam utanmış. O zaman Bay Kostadin hafifçe, ama net bir şekilde onun gibi kocaman ve yakışıklı bir erkeğin kız gibi güpegündüz leğen ve mandal kıstırmakla kendini rezil etmemesi gerektiğini söylemiş. Babam yerin dibine girmiş. Çamaşırları da akşamları asmaya başlamış. Bir şekilde Bay Kostadin’in Skyllası ve annemin Kharybdis’i arasından geçilmesi gerekiyormuş.

Babamın, küçük feneri dişleri arasına sıkmış, kediler için gerçek ve korkunç bir yaratık görünümünde, elindeki büyük çinko leğenle usulca Bay Kostadin’in avlu duvarının bu tarafındaki çamaşır ipine doğru nasıl süzüldüğünü gözümün önüne getiriyorum. Kim bilir bu durum ne kadar böyle devam ederdi, eğer Feliks Edmundoviç bir akşam bu kuşku uyandıran ışığı görmeseymiş. Deneyimli bir Çekist olarak hemen ışığın üzerine gitmemiş, sadece tertemiz ellerini ovuşturmuş ve “Eee, Balzac, şimdi yaktım çıranı!” demiş kendi kendine. Eski burcuvanın, tam da böyle söylüyordu, akşamları avlunun içinde bir haltlar karıştırdığını ve bir yerlerde ya şapirograf, ya tabanca, hatta karaborsa ayçiçeği yağı bile –çünkü o yıllarda çok büyük sıkıntı vardı ayçiçeği yağıyla– gizlediğinden eminmiş. (“Bu robdöşambrlar nasıl alınıyor, bu musluğun suyu nereden geliyor, ha?”) Sonraki gece dört polisten (kasabamızda zaten o kadar vardı) acelece oluşturulan bir vurucu tim, Feliks Edmundoviç’in komutasında bizim evlerin çevresinde pozisyon almış. Ama gece boyunca kimse görünmemiş (annem her gün çamaşır yıkamıyordu) ve sabaha karşı tim gene öyle gizlice dağılmış. Bunlar ikinci gece de tekrarlanmış. Üçüncüsünde ise Çekist, Elhovo’dan eğitimli bir köpek getirmiş. Gece yarısına doğru babam leğenle çıkmış, çamaşır ipine kadar gitmiş, küçük feneri yakmış ve tam o anda köpek havlamaya başlamış, projektörler yakılmış ve Feliks Edmundoviç komutasındaki dört polis etrafını sarmışlar.

Şimdi bütün bu olağanüstü canlı tabloyu göz önüne getirmeye çalışın. Tasmasını geren ve ağzı yırtılırcasına açık köpek. Projektörleri ileriye doğru uzatmış dört polis figürü. Onların biraz önünde Feliks Edmundoviç’in hafif öne eğik figürü, bir elinde tabanca, diğeri ise doğal olmayan bir şekilde geriye doğru sarkmış, sanki bomba atmaya karar vermiş ve aynı o anda şarapnelin isabet ettiği bir insan gibi. Ve en sonunda babam –leğen elinden düşmüş, beyaz donla ve omzunda asılı mandal fişekliğiyle. Rahatça bu figürler arasında gezinebilir ve onlara çimdik atabilirdim. Komşu evlerin pencereleri yandı, biz kardeşim ve annemle dışarı fırladık. Figürler canlanıncaya kadar birkaç saniye geçti ve tablo bozuldu. Feliks özür anlamında bir şeyler homurdandı, babam leğensiz eve daldı ve ilk kez giriş kapısını kilitledik.

O akşamdan sonra babam cesaretini toplayarak anneme bir daha çamaşır asmayacağını söyledi ve üç gün evden çıkmadı. Feliks Edmundoviç’e anında birkaç yeni ad yakıştırıldı. Bay Balzac Kostadin ise başını sallıyor ve insan komedyası, insan komedyası diye tekrar ediyordu.

İşte bu kadar. Hadise, 70’lerin sonunda küçük (hatta en küçüğü) bir dağın eteğindeki minnacık bir kasabada, küçük ve adı kulağı okşayan Sergiyenko sokağında, solda Feliks Edmundoviç ve sağda Balzac arasındaki tampon bölgede geçiyorsa, zaten başka nasıl olabilirdi ki? Sadece bu yerlerde ve böyle anlarda, polis üniforması ve burjuva robdöşambrı arasında bir anlığına tarihin gerçek yüzünü görebiliriz. Hatta yüzünü bile değil, doğrudan beyaz donunu. Daha ne isteyebiliriz ki?

Georgi Gospodinov

Çeviri: Hüseyin Mevsim

Çizim: Burcu Firdevs Demirağ

Öykü daha önce Kül Öykü Gazetesi’nde yayımlanmıştır.