7

Gemi metaforu ile günümüz Türkiye’sinin ruh haline ayna tutan Tolga Karaçelik’in ikinci uzun metrajlı filmi Sarmaşık, izlenmeyi ve bir o kadar da üzerinde düşünülmeyi hak eden bir film olmuş. Yazının en başından görüntü yönetmeni Gökhan Tiryaki’nin, Nadir Sarıbacak başta olmak üzere, izlemesi büyük keyif veren oyuncuların, incelikli senaryosundan dolayı da Tolga Karaçelik’in haklarını teslim edelim.

Kuru yük gemisi olan Sarmaşık, yük aldıktan sonra Angola’ya gidecektir. Ancak sefer devam ederken geminin armatörü iflas eder ve gemi Mısır’da geldiği bir limanda, denizcilik kurallarına göre acil durumlarda gemiyi hareket ettirmek üzere kalması zorunlu altı mürettebatı ile birlikte icrada satılmayı beklemeye başlar. Beklenecek süre belirsizdir. Beybaba diye hitap edilen kaptan, makineden Kürt, mutfaktan kamarot Nadir, gemici Alper ve Cenk, usta gemici olarak da İsmail gemide kalırlar. Farklı kişilik özelliklerine sahip bu altı adam, geminin yürümediği, alışılmış koşulların tamamen değiştiği bir durumda mevcut hiyerarşik yapı ile yaşamaya ne kadar süre devam edebilecektir?

Beybaba bir otorite figürü olarak Devlet’i temsil etmektedir. Normal koşullarda Efendi Kaptan’a emirlerini iletir ve gemi mürettebatı ile doğrudan iletişim kurmaz. Yeni gelişen koşullarda ise otoriteye isyan etme potansiyeli yüksek olan serseri tavırlı, keş Alper ve Cenk ile arasına sözünü dinleyeceklerine güvendiği mütedeyyin ve muhafazakar İsmail ile ezik görünen Nadir’i koyar. Ayrıca her ikisine de ayrı ayrı muhbirlik görevi vermeyi ihmal etmez. Kürt tüm mürettebattan ayrı bir yerdedir. Bariz bir şekilde Kürt metaforunun kendisidir. Hiç konuşmaz, görünüşüyle ve tavırlarıyla diğerlerinden farklıdır. Yalnızdır ve bir gruba dahil olmaz. Konuşmama hali anadil sorunu kadar geminin diğer unsurlarıyla arasındaki iletişimsizliğe de işaret eder. Ancak diğer taraftan Kürt öyle büyük bir hacimdedir ki görmezden gelmek de mümkün olmaz. Yönetmenin bir röportajında söylediği gibi, bir kavgada hangi tarafta olduğunun dengeleri bütünüyle değiştireceğine de şahit oluruz filmin bir sahnesinde.

Bekleme süresi yüz güne yaklaşırken belirsizlik artar ve kumanya tükenmeye başlar. Ayrıca Alper bağımlı olmasa da stokları tükenen Cenk’in uyuşturucuya ihtiyacı vardır. Beybaba tarafından ecza dolabının anahtarı teslim edilen İsmail ile aralarında yaşam tarzı farkından dolayı zaten baştan beri var olan gerilim giderek artar. Sinirler gerildikçe kurallar da işlevsizleşmektedir. Bu kriz durumu yeni bir yönetme ve kavrama şekline ihtiyaç duysa da Beybaba bildiği tek şekilde, katı hiyeraşiye dayanarak, gerektiğinde şiddet göstererek ve hiçbir şekilde korkmadığını kanıtlamaya çalışarak sahneye çıkar. Kendine biçtiği misyon ise geminin yürüdüğü zamanlardaki ile sınırlıdır; geminin yani mülkün bekçisi olmak. Kendisini hiçbir durumda mürettebata karşı sorumlu hissetmez, sorumluluğunu sadece liman idaresi ve gemi sahibi ile sınırlar. Bu krizi yönetememe hali diğer beş adamın hepsinin otoriteyi sorgulamasına neden olsa da Cenk dışında hiçbiri Beybaba ile açıkça bir kavgaya girişmeye cesaret edemez. Bütün hırçınlığına rağmen Cenk’in de otorite ile kavgasının sınırlarına tanık oluruz. Kürt bu koşullarda bir hayalet haline gelir. Nadir’in de dediği gibi “Kürt artık gemide değildir”. Kürt’ün gemide olmaması ve gemi mürettebatının geri kalanıyla ortak bir gündemi paylaşmaması onu büsbütün yok etmez, sadece vicdanları zorlayan, her göründüğünde tedirgin edici bir hayalete dönüştürür.

Kaptan dışındaki dört adam gidişatın iyi olmadığının, kapana kısıldıklarının farkındadır ama Beybaba ile karşılıklı konuşmayı başaramazlar. Diğer taraftan birbirleriyle konuşmayı da başaramazlar. Örgütsüz, dağınık, birbirine güvensiz ve otorite karşısında zayıftırlar.

Bu film, iyi ve güçlü bir film çünkü ideolojik bir çerçeveden değil de insanın özüne ilişkin gözlemlerden yola çıkıyor. Ülkenin ruh halinin fotoğrafını çekmeyi başarıyor. Aynı sorunlarla karşı karşıya olan, aynı sınıfsal kökenden insanlar bir türlü birbirleri ile konuşamazlar, birlikte eyleme geçemezler. Bunu yapamadıklarından, kapana kısıldıkları gemide birbirlerinin kanını dökmekten de geri durmazlar. Film bize bunu o kadar kristalize bir şekilde sunuyor ki içinde bulunduğumuz memleket hapishanesindeki delilik halinin bir yansımasını perdede görebiliyoruz. Bir şekilde Beybaba’nın davranışlarında ve yönetme şeklinde bir terslik olduğunu fark eden, bir değişiklik gerektiğini sezen ama bir türlü bunu nasıl yapabileceklerini bilemeyip birbirlerini kuşkuyla süzen İsmail, Nadir, Cenk ve Alper’den ne farkımız var? Bir de şu soruyu sorarız kendimize; biz artık yürümeyen bu geminin Kaptan köşkünde oturanlar  ile aynı gemide miyiz gerçekten?

İyi seyirler.

Funda Mendeş