cfc40-sicrfrf

9.Aralık.15 Çarşamba 

Marx’ın damadı Paul Lafargeue’ın Tembellik Hakkı kitabını okuyorum. Kitap başlı başına bir mevzu ama kitabın sonundaki eklerden birinde Marx’ın damadına, daha damadı olmadan önce bir mektubu var ki… Kız babası olmak denen şeyin Anadolu’ya özgü olmadığını, hatta Marx bile olsan kız babalığından kurtulmanın kolay olmadığını anlıyorsun. İnceden ayar vermeler, mali durum sorgulamaları, bu mektup aramızda kalsınlar, ne ararsan var yani. Bakın şu postaya, ince: “Eğer melez mizacınızı (Paul, kızına karşı vaktinden önce gelişen samimiyet gösterilerinde bulunmuş, onu kastediyor) müdafaa edecekseniz, kızımla davranışlarınız arasına aklımı koymak da benim görevimdir. Eğer onun yanındayken, Londra meridyeniyle uyan bir şekilde sevmeyi bilmiyorsanız, onu uzaktan sevmeye rıza göstermek zorunda kalacaksınız.” (Yani: Hişşşş, akıllı ol delikanlı!)

* * *

Bizim din ve iman sorunumuz yok, ahlak sorunumuz var. Ahlaksızlıkla mahlûlüz. Yayıncılık dünyası da (editörler, dergi kurulları, ödül jürileri, genel yayın yönetmenleri, çevirmenler, redaktörler, dağıtımcılar, okurlar ve yazarlar, eleştirmenler, bloggerlar, kitap eki ekipleri) bundan ari değil.

Ezcümle; daha çok debeleneceğiz, daha çok sıkacağız birbirimizin boğazını, daha çoook paçalarımızdan aşağı çekeceğiz birbirimizi…

* * *

Deniz Tarsus’un kısa filmlerini ve animasyonlarını izlediniz mi? Bir bakın derim, buradan yakabilirsiniz!

12.Aralık.15 Cumærtesi 

Barda çalan müzisyenin edebiyattaki karşılığı: kısa öykücü. Sen sahnede enfes şeyler çalıyorsun, iyi iş çıkarıyorsun, bildik şarkılara yeni yorumlar getiriyorsun ama çaldığın yerden salona bir bakıyorsun ki herkes kendi havasında, seni dinleyen yok! Keder.

 13.Aralık.15 Pazar 

Bir televizyon programında günün olayları değerlendirilip günün manşeti atılırdı. Özcan Alper’in üçüncü filmi Rüzgarın Hatıraları için manşet atacak olsam şöyle derdim: Yutkunulan Sözler Zamanı: Savaş 

Türk sinemasının son yıllardaki genç damarı, estetikten vazgeçmeden dibine kadar politik film üretmeye devam ediyor. Abluka ve Sarmaşık’tan sonra Rüzgarın Hatıraları da çok iyi geldi! Özcan Alper ilk iki filmine nazaran hem senaryo/hikaye açısından hem de teknik açıdan daha iyi bir iş çıkarmış. (Johnny Depp’in William Blake’i oynadığı Jim Jarmusch abimizin Dead Man’ini ve Theodoros Angelopoulos abimizin Ağlayan Çayır’ını çağıran son sahnesi için, yalnızca bu sahne için bile sayfalar yazılabilir!)

Yaşadığımız topraklar her zaman zulmün, acının ve kanın başkenti olmuştur. Tanrı’nın elçilerini hep buralara göndermesi boşuna mı? Birinci Cihan Harbinden sonra kurulan modern ulus devletler de başkentin değişmemesi için ellerinden geleni fazlasıyla yaptılar, yapıyorlar. Rüzgarın Hatıraları iki cihan harbi sırasında yaşanan acılardan ikisine bakmaya çağırıyor bizi; hem 1915 Kıyımına hem de 1940’ların entelektüel avına ve yarım kalan etnik temizliğe. İyi bir hikayeyle (yan hikayeler de cabası), ideolojik tuzağa düşmeden yapıyor bunu. Gözümüze sokmadan, büyük laflar etmeden yapıyor…

Aram? Yok bi’şey.

* * *

 DÜŞeYAZDIM

 Refik hoca, sırasında kıpırdanıp duran ve kendisini dinlemeyen öğrencisi Akif’e bağırdı: Lan! Serseri! Sen bu kafayla ancak kamyon şöförü olursun! 

Yıllar geçti (yıllar hep geçer çünkü) ve Refik hoca emekli olup memleketine dönecekti. Eski öğrencisi Akif’in nakliye firması vardı. Aman hocam dedi Akif, ne parası! O kadar emeğiniz var üstümde. Bizzat ben taşıyacağım eşyalarınızı, taa Denizli’ye kadar. 

Denizli’de, baba evinin önünde, bütün eşyaları kırılmış olarak karşıladı Refik hocayı…

14.Aralık.15 Pazarertesi 

“Günlerden pazartesi. Yine vapurun alt kamarasındayım. Yine hava karlı. Yine İstanbul çirkin. İstanbul mu? İstanbul çirkin şehir. Pis şehir. Hele yağmurlu günlerinde. Başka günler güzel mi, değil; güzel değil. Başka günler de Köprüsü balgamlıdır. Yan sokakları çamurludur, molozludur. Geceleri kusmukludur. Evler güneşe sırtını çevirmiştir. Sokaklar dardır. Esnafı gaddardır. Zengini lakayttır. İnsanlar her yerde böyle. Yaldızlı karyolalarda çift yatanlar bile tek.” (Sait Faik, Alemdağ’da Var Bir Yılan)

* * *

“Çok acı çeken biri vardı, şehrin tüm pazartesileri ona kapalıydı ve diğer günleri de.”
(Füruzan, Sabah Eskimişliğin)

15.Aralık.15 Salı 

15 Mart 1975 tarihli gündökümünü şöyle yazar Tomris Uyar:

“Her girişte, vücudumuzun bir parçası madende kalır,” dedi radyoya konuşan maden işçisi. Edebiyatta bedenden verilen fireler bu kadar elle tutulur olmasa da, kesinlikle var. Taze duyguları taze sözlerle aktarmak isteyen yazar, bu yüzden büyük sızılar çekiyor. Doğum sancısı gibi bir şey “nasıl iletmek” sorunu… Kişiyi dolmuşa atlarken, dolaşırken, hatta uyurken bile tetikte tutan bu bilenme günlerinde bezginliğimizi, sabrımızı, her şeye karşın yitirmediğimiz umudumuzu nasıl anlatmak. Çevremizi kuşatan çirkef içinde temiz kalma savaşımızı. Bir yol kavşağı çeşmesinden göğse akıtarak içilen su gibi doğal, doyurucu anlatmak. Kolay anlaşılır olma özrüyle kolaya kaçmadan, kaytarmadan, yazdıklarını çoğaltmadan.

Bir yazar, işinin başına otururken, kalemi eline ilk alıyormuş gibi bir acemiliğe kapılmıyorsa neden yazmak istesin? Bir daha hiç yazamayacağı korkusunu her keresinde duymuyorsa, yazma coşkusunu hiç tatmamış demektir. Kendi adını basılı görmeyi, yaşadığının kanıtı sayıyordur yalnızca.

Bu konuda sorulacak en önemli sorulardan biri şu galiba: “Bunu yazmam neyi değiştirdi?” Yani okur bunu okuduktan sonra bir kıpırtı duydu mu içinde, bir titreşim, bir serinlik, bir açılım?

İkinci soru da şu: Ya ben şunu yazmadan edebilir miydim? Gerçekten?

* * *

Yazmadan edebilir misiniz, gerçekten?

16.Aralık.15 Çarşamba 

Rüya Odası

At balığı bu dediler. Her biri ayrı bir balığa benzeyen, tırnaklarının içi kapkara, ölmüş balık kokan balıkçı sürüsü. Dediler ki: Ya bunu yiyeceksin ya da biz karnını yaracağız, içine gireceksin! Bazıları çakmaklarıyla bira şişelerini açıp iki ihtimalli şenliğe hazırlanmaya başlamışlardı. Yutkundum. At gibi kuyruğu olan, iri gözlü ve kıllı balığa baktım. Açın dedim, her biri ayrı balığa benzeyen, tırnaklarının içi kapkara, ölmüş balık kokan balıkçı sürüsüne, içine gireceğim! Açtılar, girdim. Bembeyaz bir boşluk sardı her yanı.

* * *

Broy Yayınlarının bastığı “Saf Şiir Yoktur” adlı derlemede Pablo Neruda, kendisini mutlulukla “itham eden” bir eleştirmene yanıt olarak şunu yazar: Ona göre, içindeki mutluluk şiirimi zayıflatıyormuş. Bana acıyı salık veriyordu. Bu teoriye göre apandisit en yetkin nesri yaratmalıdır; karınzarı iltihabının da kimi yüce şiirler yaratması mümkündür.

Bizde de böyle zannedenler var. Yazar dediğin kişi depresif olur, mutsuz olur, yalnız olur ve sair. Niye? Yazarlar sizin İsa’nız mı sanıyorsunuz, ey gafiller!

* * *

“Her neyse, uzun uzadıya anlatıp kelimeleri yormanın lüzumu yok.”
(Hasan Ali Toptaş, Heba, sayfa 28)

17.Aralık.15 Perşembe

Ceylan Ertem’in Sinop konserinde yaşadıklarını duydunuz mu? Uzun uzun anlatıp kelimeleri yormayayım ben, siz buradan yakın. Uzun zamandır müziksizdi dünlükler, bu gün Ceylan’dan gelsin: YUH YUH!

Onur Çalı