Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani; kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?

Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz.

86f18-billur2b25c5259eent25c325bcrk2bve2bmirina

Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? 

İçimizde, anne rahmine düştüğümüz anda konuşmaya başlayan bir ses olduğuna inanıyorum. Hayatın içinde, akıp giden çavlanın hemen altında sürekli anlatmakla meşgul. Bazıları ona hiçbir zaman kulak vermiyor, bazıları cazibesine kapılıp erkenden kalemi eline alıyor. Bir de, seyrek de olsa, benim gibi hayatın umulmadık bir anında kulağının dibinde bunca yıl mırıldanmış şeylerin farkına varanlar var. Kitapsız bir hevesli miydim? Satır aralarını okuduğum, benim olmasa bile aklımdan tekrar tekrar yazdığım başka yazarların sözlerine ne demeli? Ya da kitaplı bir yazar olabildim mi? Mirnanın Elleri’ne ne kadar sahibim, bunları bilmiyorum. Dosyayı toparlama ve bastırma fikri artık bu öyküleri geride bırakma, farklı şeylere başlama isteğiyle aynı anda geldi. Yarımyamalak, çoğu taslak halinde olan bir dosyam vardı. Yaklaşık iki sene hiç öykü yazmadım. Sadece çeşitli dergilerde deneme ve eleştiri yazıları yazdım. Bunun hem öykümün gelişimi, hem de kendime olan borcum açısından kötü sonuçları olduğunun farkındaydım. Derken bir gün dosyayı tekrar ele aldım ve tam bir yıl çalışarak aşağı yukarı her öyküyü yeniden yazdım. Kesinlikle yeni bir dosya oluşturma sürecinden daha zordu. Sonra yeni ama eski bu kitap çıktı işte.

Yazma uğraşını neden başka bir türde değil de öyküde yoğunlaştırdın? 

Öykü benim gözümde büyülü bir şeydir ve bu büyünün adı Katherine Mansfield, daha da derinde Çehov’dur. Katherine’in masamın üstünde küçük, solgun bir resmi var. Her baktığımda onun tüyler ürperten, kırılgan öykülerini hatırlıyorum. Onun hakkında uzunca bir makale hazırlamıştım. O zaman kolonyel Yeni Zelanda’da geçen çocukluğunun da, bir yabancı olarak Londra sokaklarını arşınladığı göçmenlik günlerinin de aynı tekinsiz kırılmalarla dolu olduğunu ve bunu en iyi öyküyle anlatabildiğini farketmiştim. Sanırım öyküyü bu kadar sevmem, bu büyük öykü yazarının serüvenini anlama çabası içinde gerçekleşti.

Yayınevini nasıl belirledin? İlk kitabın yayımlanma sürecinde neler çektin? 

Uzun bir süre Sarnıç Öykü’de Dip-Notlar’ı hazırladım. Yani Alakarga Yayınlarıyla zaten çalışıyordum. Bu yüzden dosya hazır olduğunda ilk defa onların fikrini almak istedim. Ben bu anlamda şanslıydım, beni ve çıkartabileceğim işi zaten biliyorlardı.

Kitabı yayıma hazırlama sürecinde sana yol gösteren, yardımcı olan bir editörün oldu mu? (Eğer olduysa, editöründen razı mısın?) 

Sarnıç’ın Genel Yayın Yönetmeni Faruk Duman dosyayı okudu ve korktuğum aksine çok beğendiğini ve değişik bulduğunu söyledi. Öykülerin sıralanışından, kapağa pek çok konuda sabırla, tekrar tekrar bana bir sürü şeyi açıkladı. Bazı ufak yazım hatalarının dışında da kitap sağ salim çıktı gibi geliyor.

İlk kitabınla hayatında neler değişti? Neler ummuştun ne buldun? 

Her ne kadar hâlâ bir kitapçıda kitabımı gördüğümde, bu benim kitabım mı, diye kendi kendime sorsam da ilk basılı ürünle birlikte bir adım daha yazan bir insan kimliğine büründüğünüz yadsınamaz. Yani edebi bir özgüven sözkonusu.

Bir de narsistik yanı var işin tabii. Kitabınız çıkınca yer yerinden oynasın, insanlar ağızları bir karış açık sizin müthiş sözcüklerinizi okusun istiyorsunuz. Bunu da herhalde hiçbir yazar arkadaş inkar edemez. Sonra tabii, bu olmuyor. Hatta bazen hiçbir şey olmuyor. Facebookta, kitap eklerinde birkaç kırıntıyla idare etmeye alışıyorsunuz. Sonunda, en başa, bu işe ilk başladığınız zamanki duygularınıza dönüyorsunuz ve yazmanın, salt yazmak için yazmanın bile ne müthiş bir haz olduğunu kendi kendinize tekrar etmeye başlıyorsunuz.

Telifini alabildin mi/alabilecek misin? 

İlk kitaptan para kazanacağımı hiç düşünmedim. İyi bir yayınevi bulmuş olmanın bile bir nimet olduğunu düşünerek sözleşmeyi imzaladım. Sonrasında da bolca kitap aldım.

Dergiler için edebiyatın mutfağı denir. Sen salona, misafirlerin karşısına çıkmadan önce mutfakta ne kadar zaman geçirdin? 

Yaklaşık 2 yıl Sarnıç’ın mutfağında çalıştım. Öyküyle hep içiçeydim. Sonra kitabın çıkmasına yakın dergilere kendi öykülerimi de gönderdim.

Kitabın yayımlandıktan sonra yakın çevrenin ve ailenin yazmak/okumak uğraşına bakışları değişti mi? Yazıyla ilişkinde ciddi olduğuna ikna oldular mı? Kitap sana bir özgürlük alanı ya da dokunulmazlık zırhı kazandırdı mı? 

O özgürlük alanını ve dokunulmazlık zırhını hem benim hem de ailemin gayretleriyle zaten oluşturmuştuk. Bundan başka yazmak insanları yalıtıyor. Eskiden ne yaptığını herkesin merak ettiği tuhaf bir kadındım. Şimdi kitabı çıkmış, ama öykü gibi çetrefil bir işe soyunmuş, ne yazdığı pek anlaşılmayan tuhaf bir kadınım. İyi aşama, değil mi?

Peki, bundan sonra?

Yazmak, öyle ya da böyle.