Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?

Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz.

Onur Çalı

e1974-mandal

Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? 

Tabii bunun çocukluğa kadar giden bir geçmişi var, çünkü bütün bu yazma hevesi önce okuma ve izleme hevesiyle başladı. Çok erken bir yaşta tiyatro ve edebiyatla tanıştım. Oyunların, öykülerin ve romanların dünyası bana hep sihirli gibi gelmiştir. İlk yazma denemelerim de dolayısıyla hayli eski ama tabii önce bir okur olarak pişmem gerekiyordu. İlerleyen yaşlarda yazıyla daha disiplinli bir şekilde uğraşmaya karar verdim ve dramatik yazarlık dalında yüksek lisans yaptım. Orada geçirdiğim zamanlarda yazdıklarım tiyatro ve sinemaya ait metinlerdi. Benim için verimli bir süreç oldu bu. Uğraşmak istediğim ama bir şekilde hep uzağına düştüğüm şey birden hayatımın merkezine girivermişti. Ama iş yazmakla bitmiyordu. Yüksek lisansı tamamladığımda elimde senaryolarla yapımcıların kapısını çalmaya başladım. Kimseyi tanımıyordum, kimse beni tanımıyordu. Sıkıntılı zamanlardı ama artık bütün enerjimi yazıya vermem gerektiğini anlamıştım.

Yazma uğraşını neden başka bir türde değil de öyküde yoğunlaştırdın? 

Yüksek lisans sırasında üzerinde çalıştığım tiyatro oyunları ve sinema filmi senaryoları gerçek anlamda ilk çalışmalarım oldu ama bunları uygulayacak insanlara ulaştıramadım bir türlü. Öyküye kafamı çevirince orada rahat edebildiğim, özgürce davranabildiğim ve keyif aldığım bir alan olduğunu keşfettim ve yazma isteğim daha da arttı. Öykünün çok küçük bir anı, hissi ya da olayı büyüten, detaylarla zenginleştiren ve daha önemlisi o küçük yerde bitme özgürlüğüne sahip bir yapısı var. Ben onun bu başına buyruk halini seviyorum ve biraz da kendime benzetiyorum.

Yayınevini nasıl belirledin? İlk kitabın yayımlanma sürecinde neler çektin? 

Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülü, gizlice kurduğum bir hayal gibiydi. Uzun yıllardır varlığını sürdüren, köklü bir edebiyat dergisinin verdiği bir ödül olması; geçmiş yıllarda bu ödülü kazananlar içinde benim severek okuduğum yazarların bulunması, çok değerli bir jürisinin olması beni bu ödül konusunda çok heyecanlandırıyordu. Bu yüzden öykü dosyamla ilk başvurduğum yer burası oldu ve dolayısıyla kitap da Varlık yayınları imzası ile çıktı.

Kitabı yayıma hazırlama sürecinde sana yol gösteren, yardımcı olan bir editörün oldu mu? (Eğer olduysa, editöründen razı mısın?) 

Evet, ben bu konuda oldukça şanslıydım. Çünkü Varlık yayınlarında severek okuduğum şair-yazar Mehmet Erte sorumlu bu işten. Onun dosyamda yaptığı düzeltmeleri inceleyince editörlüğün önemini daha iyi anladım ve bir sürü şey öğrendim. Bu deneyim kitabıma ve bana çok şey kattı.

İlk kitabınla hayatında neler değişti? Neler ummuştun ne buldun? 

Yazıyla olan bağımı daha görünür kıldı bir kere ve bence en önemlisi buydu. Çünkü benim için öncelikli olan değişim, yazıyla olan ilişkimdi. Ve bu ilişki beni heyecanlandıran, çoğunlukla gözümü korkutan bir biçimde büyüdü. Çünkü bu ödül ve bu kitapla birlikte daha çok üretmem ve bir öncekinden daha zengin metinler ortaya koymam konusunda büyük bir sorumluluk almış oldum. Yazıyla olan ilişkinin bir diğer tarafı da tabii ki okur. Kitap çıktıktan sonra insanlar yazdığım öykülerde etkilendikleri, kendilerinden bir şey buldukları yerleri paylaştılar ve bunlar hakkında konuşmak çok keyifli. Tüm bu paylaşımlar yeni öyküler yazmak için teşvik ediyor beni.

Telifini alabildin mi/alabilecek misin? 

Evet, kitap çıkmadan önce bir sözleşme imzaladık yayıneviyle ve telifimi aldım.

Dergiler için edebiyatın mutfağı denir. Sen salona, misafirlerin karşısına çıkmadan önce mutfakta ne kadar zaman geçirdin? 

İlk öykümü Varlık dergisine göndermiştim, yayımlanmamıştı ama “Yeni Öyküler Arasında” sayfasındaki değerlendirme yazısını okuduğum gün başka bir öykü yazmıştım. Bu yeni yazdığım öykü bir sonraki ay Varlık dergisindeydi, bu benim yayımlanan ilk öyküm oldu. Daha sonra Duvar dergisinde başka bir öyküm yayımlandı. İlk dosyam yine Varlık dergisi sayesinde kitaba dönüştü. O yüzden benim için edebiyat dergilerinin ve tabii Varlık’ın yeri çok özel ve kıymetli.

Kitabın yayımlandıktan sonra yakın çevrenin ve ailenin yazmak/okumak uğraşına bakışları değişti mi? Yazıyla ilişkinde ciddi olduğuna ikna oldular mı? Kitap sana bir özgürlük alanı ya da dokunulmazlık zırhı kazandırdı mı? 

Aile ve yakın arkadaşlarımın yazma uğraşıma olumsuz bir yaklaşımları yoktu zaten ve hatta oldukça destekleyiciydiler. Tabii kitap çıkınca da çok sevindiler. İnsanları yazıyla uğraşımda ciddi olduğuma inandırmak zorunda hissetmedim bir de ben, belki bunda yaşın da etkisi vardır. Kitap çıktığında 30 yaşındaydım, iki senedir evliydim ve bana inanan, yapmak istediğim şeyin arkasında duran bir eşim vardı.

Peki, bundan sonra? 

Öykü yazmaya devam. Yeni bir kitap hevesi ve uğraşı içindeyim şu ara. Beni heyecanlandıran, bazen korkutan ama canlı tutan bir sürecin içindeyim yani yine. Ve umuyorum böyle süreçler yaşadığım sürece devam eder.