ccab9-kerkenez

Her bahar birkaç civcivini kaptıkları için annem kerkenezleri sevmezdi.

Kanat çırpmadan havada asılı gibi durur, avının en savunmasız anını bulunca dalıp kapardı. Vuramazdık. Sapanımızı tanır, görür görmez kaçardı. Öyle durmayı nasıl becerdiğini acayip merak ederdik. Bir yakalasak belki öğreneceğiz.

İzmir’in zengin aileleri bizim küçük kasabanın taze balıklarını pek severdi. O Pazar yine gelmişlerdi. Hayranı olduğumuz Şevrole’lerden, Ford’lardan, yayla gibi Osmobil’lerden yayılan, bilmediğimiz dillerde şarkıları, müzikleri vardı. Bazen coşup, açık saçık elbiseleriyle ortalık yerde dans ettikleri için “gâvur” derdik kestirmeden. Duyarlar mıydı bilmem; kısa pantolonlu, temiz yüzlü akranlarımızı kıskanır, biraz da canlarını acıtmak için üç-dört arkadaş bağırırdık uzaktan: “Pazar, Pazar, gâvurlar azar.”

Bu kez gelenler farklıydı. Tek saçma atan tüfekleri vardı. Her bahar olduğu gibi, serçeler, kumrular, kerkenezler, güvercinler, yavrularına yem yetiştirme telaşındaydı. Gün ikindiye dönmüş, yem taşımaktan yorgun düşen kerkenezler kanatlarını dinlendirmek, soluklanmak üzere saçaklarda tünemişlerdi.  Önce babaları, sonra akranımız çocukları ateş etmeye başladı. Tüfekler oyuncak gibiydi ama öldürücüydü. Nedense kerkenezleri seçmişlerdi. Pat, pat, pat… Kendi aralarında gülüşüp eğleniyorlardı. Birer birer düşüyorlardı saçaklardan kerkenezler. Onlarcası yerdeydi. Annem sevinir diye düşündüm. Artık bizim civcivleri kapamayacaklardı.

Saçmaları mı bitti yoksa sıkıldılar mı, toplanıp gittiler. Biz de kendi oyunlarımıza döndük. Kediler pusudan çıkıp ölü kerkenezleri kapıştılar. Anneme göstermek için kalanlardan birini aldım. Hâlâ sıcaktı. Saçma kafasına girmiş, kanatmıştı. Elime değen kanı, yumuşak tüylü göğsüne sildim. Kanatlarını açtım iki yana. Yıllardır merak ettiğim o acayip kuş ellerimdeydi. Tüyleri, telekleri çok güzeldi. Gözleri kapalıydı. Gözkapağını sıyırıp baktım, feri sönmüştü.

Koşarak eve gittim. Bir solukta olanları anlatıp, sevinsin diye kerkenezi anneme uzattım. Bir hışım elimden alıp belki canlanır diye kovadan su serpti kafasına. Canlanmadı. Annemin yüzü soldu, olduğu yere çöktü. Bir eliyle okşarken, “Bak,” dedi yüzüme doğru yaklaştırarak, “anne bu.”

“Ben vurmadım” dedim yutkunarak. Duymadı. Katlarını okşuyor, bir şeyler söylüyordu. Gagasının kenarında duran küçük bir çekirgeyi çekip “Yavrusuna yediremeden ölmüş canım” dediğini duydum en son.

Kaçtım.

Ertesi gün, şafakta yavru kerkenezlerin çığlıkları sardı her yeri. Üç dört gün sürdü. Belki daha çok. Annemle komşular her gün ilendi bunu yapanlara. Gizli gizli ağladılar. Çığlıklar her gün birer birer azalmaya başladı. Son çığlık sessizdi, zaten duyan da olmadı.

Bir daha kerkenezleri hiç konuşmadık.

Servet Şengül

Çizim: Burcu Firdevs Demirağ