Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?

Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz.

Onur Çalı

e60f0-harbi2b13

Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? 

Kitapsız bir hevesli olmadım pek, bu sebepten “kitaplı olmak” süreci neredeyse benimle yaşıt. Aklı kurguyla çalışan bir çocuk olarak okuma yazma bilmeden önce de yazıyordum. Fiili yazma süreci, yazabilme becerisini kazandığım zamanlara denk gelir bu da sekiz, dokuz yaş civarı demek. Yazdıklarımı yatak altından, çekmecelerden, saklandığı yerlerden çıkarıp birilerine gösterdiğim zamanlarsa yirmili yaşlara denk gelir. Bu konuda çok paylaşımcı olduğum söylenemez.

Kitap dosyası hemen hemen bu haliyle yaklaşık dört yıldır elimdeydi. Ayrı ayrı Word dosyaları şeklinde, toparlamak, bir sıraya koymak, bir araya getirmek çabam, bunlar bir kitap olsun, benim de bir kitabım olsun hevesim hiç yoktu. “Kitap ne oldu? Yayınevlerine gönder!” gibi sözlere, içimden “Sebep?” diye cevap veriyordum. Taa ki son bir, bir buçuk seneye kadar.

Ne oldu da son bir buçuk senede bu işe heves ettim diye düşündüğümde buna verecek bir cevabım henüz yok. (Bunu düşünüyorum ara ara) “Her şeyin bir zamanı var, zamanı gelmeden olmuyor, demek ki zamanı şimdiymiş” diye beni hiç de tatmin etmeyen bir cevapla idare ediyorum şimdilik : )

Yazma uğraşını neden başka bir türde değil de öyküde yoğunlaştırdın? 

Bunun iki sebebi var diyebilirim, ilki mizaçla ilgili. Uzayan şeyleri çok sevmiyorum. Bir an önce sonuca ulaşmak istiyorum. Hayatı telaş ve koşuşturmaca olarak algılıyorum. Ekmek almaya gitsem kaç dakikada gidip geldiğimi hesap eder bir yapım var. Sabırlı değilim, beklemeyi sevmiyorum. Çok da makbul şeyler olmayan bu özelliklerim öykü türü için bir avantaj sağlıyor bana.

İkincisi dili kullanma olanağı bakımından öykü türü daha uygun, hatta cazip geliyor. Dille bir yapı kurmak işi, bütün sabırsızlığımı ve telaşımı bir kenara bıraktırabiliyor. Dille uzun uzun uğraşmak ne zor ne de yük geliyor. Bir cümlenin kelimelerini yap-boz gibi yerleştirmek, sıraya dizmek, olmadı baştan, o da olamadı yine baştan süreci aylarca sürebiliyor bazen. Ama bu süre o, dizim işine duyduğum hevesi zerre kadar eskitmiyor, eksiltmiyor.

“Şiir olmayan herhangi bir şey edebiyata niye girsin ki?” diyor ya Virgina Woolf bu benim de düsturum, izlediğim yol. Şiir yazmak becerebildiğim bir şey olmadığı için düz yazmanın şiiri olan öyküden başka seçeneğim kalmıyor. Buna mecburum diyebilirim. : )

Yayınevini nasıl belirledin? İlk kitabın yayımlanma sürecinde neler çektin? 

İlk etapta sektörden, camiadan tanıdıklarım aracılığıyla bir bağlantı kurmaya çalıştım. Bu yolla bir sonuç elde edemeyince, yayınladıkları kitaplar, hayata bakış anlamında duruş ve tavır olarak benzer olduğumuza inandığım yayınevlerine dosyamı gönderdim. NotaBene, bir “hayır” bir de şartlı “evet” cevabından sonra üçüncü yayınevi maceramdı. Fuarda elden verdiğim dosyanın ilgili kişiye ulaşmamış olması sebebiyle bir süre ses çıkmadı. Durum anlaşıldıktan sonra dosyamı e-postayla yeniden gönderdim. “35 gün içinde size dönüş yapacağız” yanıtında, bahsi geçen süre dolmadan beklediğim cevap geldi. Biraz acemilikle, karanlıkta el yordamıyla yol bulmak şeklinde ilerleyen yayınevi seçme sürecinin, bu kadar isabetli bir seçimle sonlanmasından çok memnum. Acemi şansı mı demeliyim, her şey olması gereken yere bir şekilde ulaşıyor diye daha mistik bir mana mı yüklemeliyim bilemedim J Süreçte sıkıntılar olsa da sonuçtan memnunum.

Kitabı yayıma hazırlama sürecinde sana yol gösteren, yardımcı olan bir editörün oldu mu? (Eğer olduysa, editöründen razı mısın?) 

Editörüm sevgili Sibel Öz’ün, benim heyecanıma, telaşıma, yerimde duramayışıma, sevincime, kızgınlığıma karşı sergilediği özverili, anlayışlı ve idare edici yaklaşımı fazlasıyla işbirlikçi ve razı olunasıydı. Ailecek razıyız kendisinden : )

İlk kitabınla hayatında neler değişti? Neler ummuştun ne buldun? 

Öyle büyük umularım yoktu. Hayatımda bir şeyleri değiştireceğine dair bir beklentim de. Kitap şekline gelmiş hâlini elime almak, kitapçı rafında görmek süreci biraz heyecanlıydı hepsi bu. Kendileriyle Beşiktaş’ta bir kitapçıda tanıştık ilk. Satın alma işleminden sonra deniz (boğazda oldu bu, kendisinin konumu sebebiyle) gören bir kahveci bulup bir müddet denize baktık birlikte. “Bakın! Kitabım çıktı benim. Bu benim kitabım. Sizin de kitabınız var mı?” diye sokaklarda bağırma, çağırma durumları olmadı hiç. : )

Telifini alabildin mi/alabilecek misin? 

İlk kitap için bir telif söz konusu olmadı. Bir miktar kitap aldım, onun da telif olduğunu varsaydım. : )

Dergiler için edebiyatın mutfağı denir. Sen salona, misafirlerin karşısına çıkmadan önce mutfakta ne kadar zaman geçirdin? 

İlk öyküm 2012 yılında yayımladı. Açıkça söylemek gerekirse (ki kesinlikle gerekir) bugün olsa içinde yer almak istemeyeceğim bir dergiydi bu. Tanışıklığımın olduğu bir kadro söz konusuydu ve hatta kendim de o kadrodaydım. Bu sebeple bunu bir başlangıç olarak görmüyorum. (O dönem yaşattığı mutluluk ve sevinci de inkâr etmiyorum.) Mayıs 2013 tarihinde, hiçbir tanışıklığımın ve bağlantımın olmadığı Hece Öykü’ye gönderdiğim öykümün yayımlanmasını milat olarak kabul ediyorum. : ) O dönem Hece’de yayın yönetmeni olan Hüseyin Su’nun “Öykülerinizi sırayla yayımlayacağız” cevabıysa hiç eskimeyecek bir sevinç olarak saklanacak, itinayla. Sonrasında Aşiyan, Galapera, Edebiyat Ortamı, Ekin Sanat, Varlık, Edebiyat Nöbeti gibi dergilerde öykülerim yayımlandı. Bunu devam da ettiriyorum.

Aslında bu dergi işi biraz çetrefilli “sakat” bir mevzu bence, sonrasına ilişkin hiçbir öngörün olmadan (maalesef ben öyle şeyler yaptım) ham bir hevesle, bir yerlere bir şeyler yolluyorsun, orada çıkınca da dünyalar senin oluyor. Oluyor yani öyle şeyler : ) Gençlik, toyluk gibi bahanelerin arkasına saklan dur sonra. Toyluk konusunda “Ben oldum. Tamamım” diyorum gibi bir anlam çıksın istemem. Bundan korkarım da. Ve hatta o acemilik beni terk etsin istemem hiç.

Kitabın yayımlandıktan sonra yakın çevrenin ve ailenin yazmak/okumak uğraşına bakışları değişti mi? Yazıyla ilişkinde ciddi olduğuna ikna oldular mı? Kitap sana bir özgürlük alanı ya da dokunulmazlık zırhı kazandırdı mı? 

Yakın çevre derken annemden başlayacak olursam onun tavrı hiç değişmedi. “Sabah oldu ne yazıyorsun, ne okuyorsun hâlâ? Kalk yat!” feryatlarıyla yarıda kesilen yazma girişimlerim oldu. “Yazma evladım. Bunlar anarşik işler” gibi bir hissiyatının her daim olduğunu da söyleyebilirim. Bu hissiyatının giderek endişeye dönüştüğü zamanlara denk geldi kitabın yayınlanması. Artık, “yazma!” demenin bir anlamı olmadığını, bunun için çok geç olduğunu düşünüyor olmalı ki, kitabımı gizli gizli okurken yakalıyorum şu sıra kendisini. Annelik işte, “Ne yazmış? Başına bir iş gelir mi bu yazdıkları yüzünden?” diye endişe duyuyor, haklı olarak.

İrem Uzunhasanoğlu adında, soyadı gayet uzun olan bir arkadaşım var ki, adını anmadan geçersem taş olurum diye korkuyorum : ) Süreçte bazen itici, bazen çekici güç oldu bana. O itip, çekmese ben yolun bir yerinde o dosyayı ucundan tutuşturabilirdim pekâlâ. Aynı dönemlerde ikimizin de yayınlatmaya çalıştığı birer dosyası vardı. Şimdilerde ikisi de yayınladı. Onun “Gitme Gül Yanakların Solar” adlı kitabı, benimkinden üç ay büyük.

Kuzen derecesindeki akrabalar ve arkadaşlarla ilgili sorun yok. Onlar hep destek, tam destek modundalar. Müteşekkirim kendilerine. Hiç ummadığım, uzun zamandır görüşmediğim arkadaşlarımın kitabı aldıklarını gördükçe bir tuhaf oluyorum şu sıra. Demek ki çok iyi, çok sevilen filan bir insansam : )

Peki, bundan sonra?

Sonrasında da yazabileyim, yazdıklarım da yazıldığına değer şeyler olsun isterim. Bundan gayrı bir muradım yok. Yaptığım bu şeyi “huy” varsayacak olursam. Canımdan önce çıkmasın kâfi. Amin : )