İlginç, çok ilginç bir öykücü. Hatta tuhaf, çok tuhaf. Her anlamda. Şiire dokunduğunda onu şiir olmaktan uzaklaştıran, öyküye değdiğinde de onu şiire yaklaştıran bir yazar Durusel. Sözcüklerinin sıralanışı bilinçli bir bilinçsizlik içinde yürür. Başka bir ifadeyle dağılmamış bir dağınıklık. Mesele nerden başlayacağını ve nasıl süreceğini hiçbir zaman tahmin edemeyiz. Okuru tamamen kendiliğinden bir akışa emanet eder. Oraya vardığımızda orada bulunmuş oluruz. Kapalılığa da önem verir. Sözcüklerini oraya da sürükler. Doğrudan ben buradayım demez. Öykülerin adları, öyküdeki benzetmeler kadar avangarttır. Mesela “Gül Öksüren Melek”, mesela “Aya Sofya Loren” öyküleri; “çokeşliydi kendisi, çocukları çokuluslu” gibi bir cümle mesela ya da “eskiden daktiloydu şimdi Kutadgubiligsayar” gibi. Bazen bir makaleye başladığınızı düşündürür başlıkla. Mesela “Sanatın En Güzel Dalı ve Onun Temel İlkesi”, mesela “Memur Kollukları ve Us/Tası”. Buna benzer güzel şeyler işte. “Şimdi Su Değirmenleri Bile”. Kısaca bu.

askıda öykü

448d1-lhan2babe.jpg

Askıda Öykü: Öykü kitaplarınızda, özellikle de Alınyazım Kılavuzu’nda şiir ağırlıklı bir yerde. Okuruna; yazarın, şiiri iyi bildiği kesin ama acaba şiir yazıyor mu, diye sorduran nitelikte öykülerdi. Ardından Kısa Kısa Kıssalar adlı şiir kitabınız geldi. Buradan başlayalım.

İlhan Durusel: Şiir, iyi olacak yazarın ayağına gelirmiş. Şiirden anlamadan oturaklı bir şeyler yazmak mümkün değil gibi geliyor bana. Türkçe şiir geleneği çok zengin, esin veren birçok şair ve temel yapıt var. Onları okumadan yola çıkılırsa bir yere varılmıyor. Şiiri bilmek şair olmaya yetmiyor ama, bunu unutmayalım. Şiirden anlamadan iyi bir hayat yaşamak da mümkün değil. Şiirden anlıyorum deyip başkalarından daha iyi bir hayat yaşadığımı iddia etmiyorum elbette… ama tanıdığım insanların çoğundan daha ilginç bir hayat yaşıyorum, bunu da büyük oranda şiire borçluyum.

Lafı biraz uzatırsak, bir de âşıklık, ozanlık var tabii. 1980’lerde, 90’ların başında Anadolu’nun birçok yerini gezme fırsatım oldu. Öğretmenlik, askerlik de eklenince birçok insan tanıdım. Demirciler, atarabası süsleyicileri, İran’a giden kamyoncular, tütüncüler, deveciler, masalcı-manici kadınlar, köy-köy, düğün-sünnet gezen âşıklar en ilginç insanlardı. Öyle insanlar yaşamıyor artık sanki oralarda, varı yoğu elindeki sazı olan, hikâye anlatan, destan söyleyen Manasçılar toptan gitmişler. Hayal gücü zayıf bir coğrafya artık orası. Kendi kardeşleriyle, komşularıyla savaşan, devlet baskısı altında yorgun, bıkkın ve yoksul insanlar. Hayal kırıklığına uğramış bir coğrafya, destan, efsane yaratmak için büyük felaketler yaşamış ama destanlar yaratılamıyor bir türlü. Bütün dikkat arabeske, sosyal medyaya, futbola çevrilmiş durumda. Hafızalar tahrip olmuş, ruhlar paramparça. Halk edebiyatını sosyal medyaya teslim etmiş bir halk. Yine de Bergama, Urla, Mersin, Ankara, Diyarbakır, Sincan’da edebiyat adına yapılanlar umut verici.

Bu arada, hazır ama bastırmaya, elden çıkarmaya, el içine çıkarmaya bir türlü kıyamadığım bir şiir kitabım (dosyam mı demeli?) var, yıllardır bekliyor “Dil Tutulması”.

Askıda Öykü: Kitaba olan ilginiz, okur/yazar olma seviyesinden çok farklı. Bu, yazdığınız öykü ve fikir yazılarından kolaylıkla anlaşılıyor. Mesleğiniz de yine kitaplarla ilgili, hem de nadir olanlarıyla… Duygunun adını biz vermeyelim, siz biraz bu şeyden bahsedebilir misiniz?

İlhan Durusel: Arşiv ve nadir kitaplar bölümünde arşivci/kütüphaneci olarak çalışıyorum. Günlük çalışma içinde 4000 yıllık Sümer tabletlerinden Darwin’in, Newton’un elyazmalarına, Dickens, Shakespeare’in ilk baskılarına, ortaçağ yazmalarına birçok yapıtı elime alma, onlar hakkında konuşma şansım oluyor. “Hayat berbat” ve kısa, insanlar kötü ve vefasız, kitapların sunduğu dünya aydınlık ve hür. Kütüphane kartı hiç olmamış okur-yazarlar, şairler tanıdım. 21. yy’da Dostoyevski ya da Refik Halit okumamanın bir mazareti olamaz diye inanıyorum. Kitap pahalıysa kütüphaneye gidin. Bitlisli Eşref’i, Kadı Burhanettin’i siz okumazsanız kim okuyacak? Okumak derken baştan sona hatmetmek değil sözünü ettiğimiz sadece, bir tanışıklık, onun bir cümlesinden haz alabilmek. Halide Edip, Rüştü Onur, Samipaşazade için de geçerli bunlar. Bir edebiyatçının ilk ve tek derdi edebiyat olmalı. Ekmek parası bile ondan sonra gelmeli. Gorki, Orhan Kemal, Tanpınar, Steinbeck, Primo Levi bu ayakta kalma mücadelesini çok iyi anlatır. Onların imzaladığı kitapları, yazdıkları mektupları görünce edebiyatın ilahi bir kardeşlik olduğunu anlıyorum. Bu yüzlerce yıllık yapıtlar da bana zerre kadar önemi olmayan bir kalebent, kapıkulu olduğumu hatırlatıyor. Kütüphaneci olmak böyle bir şey. Banka cüzdanları, çek defterleri, çelik kasalar ve yeşil pasaportlar da önemli tabii ama başka bir âleme ait onlar.

Askıda Öykü: Kitapların arka kapak yazılarını baskıdan önce görüp görmediğinizi bilmiyoruz, bu çok mühim de değil belki. Şiir kitabınızın arka kapak yazısındaki son cümle dikkat çekici: “İlhan Durusel’in bu ilginç kitabıyla öykü ve şiirin kardeşliğini selamlıyoruz.” Sizin bu konuda fikrinizi merak ediyoruz.

İlhan Durusel: Kitap basılmadan arka kapağını görmek istemek editöre karşı bir güvensizlik bana kalırsa. Öyle kaprislerim yok. Ömer Şişman’ın, “edebi şeyler”in tespiti doğru. Önce şiir onlar ama ne tür bir metin olacağına karar vermeden yazdığım için türler arası bir hısımlık kendini gösterdi o kitapta. Öyle okunmasını öneriyor o cümle, ama okur istediği gibi okusun, çoğaltsın. Benim için Hulki Aktunç’a bir saygı duruşu. Keşke herkese borcumu öyle ödeme şansım olsa!

“Edebi Şeyler” Türkçe şiir adına çok önemli işler yapıyor, örnek oluyordur umarım.

Askıda Öykü: Dil Bilimi, denemelerinizde olduğu gibi öykülerinizde de kendini hissettiriyor. Kelimenin etimolojisi ve tarih içindeki süreçleri öykünüz içinde kendine yer bulurken dille olan münasebet, dile olan hassasiyet daha belirginleşiyor. Siz ne dersiniz?

İlhan Durusel: Afyon tiryakiliği gibi dille ilgilenmek. Bir kere tadını alınca başka bir şeyle ilgilenmek mümkün değil. Anadil eğitimini doğru bir şekilde yapabilseydik yabancı dil öğretiminde de başarılı olurduk. Konuştuğu dile yabancı insanlar başka dillerden de korkar. Bu korkaklık da düşmanlığa yol açar. İyi insanlar yetiştirmek için iyi bir dil eğitimi zorunlu. “Zorunlu dil dersi” Türkiye’de barış için ilk şartlardan biri.

Yazdıklarını yüksek sesle (fısıltı makamında da yazılmış olsa) kendine okuyabilmeli insan. Ritm, dil, anlam, ses ilişkileri daha kolay seziliyor o zaman. Bunun için de kütüphanelere, parklara, yeraltı geçitlerine ihtiyaç var. Şairin yalnız kalabileceği yerler. İyi bir edebiyatçı dünyaya karşı yapayalnız kalabilmeyi göze almalı. İyi bir üslup için, yazar yazdığını kendine okuduğunda gözleri yaşarmalı. Kendini beğenme, kibir falan değil bu: Aya karşı uluyup kendini dinleyen köpek olabilmek. Kurt değil, bildiğimiz sokak köpeği. O zaman kendimizin, yazdığımızın farkına varırız. Belki bir yankı bile gelir Ay’dan.

Ölürken, öldükten sonra bile bir yazarın derdi dil olmalı (özellikle Türkiye’de). İnsan, ölümüm gazetelere konu olacak diye korkuyor “hayatını kaybetti” sözünü okuyunca. Hayatınızda bir kere olsun “hayatını kaybetti” dediniz mi bir insanın arkasından? İnsan ölür, hayata veda eder, aramızdan ayrılır, vefat eder, nalları diker, geberir gider, ecel şerbetini içer, ölümün şanlı köprüsünden geçer… ama “hayatını kaybetti”, “yaşamını yitirdi” demek büyük bir saygısızlık. Hem ölene, hem dile. Ana-babanızın, evladınızın arkasından öyle bir şey diyemezsiniz. Diyebilir misiniz? Demeyiniz.

Askıda Öykü: ‘Şimdi Su Değirmenleri Bile’ öyküsünde, köylüler alıcının almak istediği deveyi, adını zikretmeden, işaret ederek satın almak istemesiyle ilgilenmiyorlar “ille de doğru sözcüğü duymak istiyorlar. nesnelere bu yüzden ad verdik biz diyorlar.” Gerek yaratılış mitlerinde gerekse dil felsefesinde önemli bir konu olarak geçer adlandırma. Sizin edebiyatınızda bunun karşılığı nedir?

İlhan Durusel: Ad vermek, sahip olmak değil, tam tersine kendine eşit kılmak demek bana kalırsa. Ferit Horoz, Sefer Boğa gibi metinler yazdım geçmişte. O hayvanları yazarken o öykülerdeki insanlara eşit gördüm. Daha insan hatta. Katiller tarafından linç edilmektense, kurtlar tarafından paramparça edilmeyi tercih ederim. İnsanların çoğunu bir adı hakedecek kadar değerli görmüyorum açıkçası. Öte yandan Copper (Bakır) diye bir köpeğimiz var. “10 kişi seç” deseler biri odur. Adını biz vermedik, kendi seçti, biraz da o yüzden.

Askıda Öykü: Öykü kişisinin sözleri her zaman yazarın düşünceleridir diyemeyiz ama ‘Sanatın En Güzel Dalı ve Onun Temel İlkesi’ öykünüzde “Şiirle yarışılır mı? En hızlı şiirler ve şairlerini nasıl saptayabiliriz,” ve “Peki yarışmaya katıldığımda ne olacak? (…) bu yarışma bana ne katacak?” diyen bir öykü kişisi var. Onun dert edindiği bu konuda sizin söyleyecekleriniz nelerdir?

İlhan Durusel: Ödüllerle yarışmaları birbirine karıştırmamak gerekiyor. Kompozisyon yarışması olmayan ödüller önemli ve gerekli. Ustalara saygıyı, gençleri özendirmeyi önemli ve doğru buluyorum. Yarışmalar da âşık atışmaları gibi eğlenceli olacaksa kesinlikle karşı çıkmam.

Askıda Öykü: ‘Bir Ortaçağ Hizmetçisinin Mahzene(… )’ öyküsündeki “‘pencere’ evde yaşayan öteki kişilere de hizmet verdiği için tereddüt içindeyim ‘pencerem’ demekten.” cümlenize dayanarak nesne ve nesnenin sahibi konusunda fikirleriniz nelerdir?

İlhan Durusel: En güzel örneği ağaçlardır. Dikersiniz, büyümesine yardım edersiniz belki ama o kadar işte. Hiçbir zaman sizin olmaz. Ev hayvanları zaten apayrı konu. Yani bankada üç kuruşunuz var, emekliliğinizi garantilediniz diye dünyanın sahibi değilsiniz. Evin sizden önce ve sizden sonra, hatta size bağlı olmayan bir hayatı olduğunu anladığınız zaman, kendinizin pencereden daha önemsiz olduğunuzu anlarsınız. Unutmayalım, coğrafya her şeyden önemli. Pencere, ona bakandan, onu yapandan daha önemli.

Askıda Öykü: Sevdiğiniz ve kaçındığınız türler var mı?

İlhan Durusel: Halk hikâyeleri, çizgi roman ve radyo oyunlarını… çok severim. Dergilerde yayınlanan öykü ve şiirlerde kitaplardakilerden daha derin bir anlam bulurum. Yüksek lisans tezlerindeki ithaflar ve yazarın kısa özgeçmişi çok ilgimi çeker. Öyküler, romanlar çıkar onlardan. Mahkeme tutanakları, doğum ve ölüm ilanları da. New York Times’daki ölüm ilanları (taziyetler, vefat ve teşekkür) hikâye ve roman kahramanlarıyla dolu. Yani Pazar günü öğleden sonrayı ne dolduruyorsa listede en başta o vardır.

Romana gördüğünüz gibi sıra gelmedi.

Askıda Öykü: Büyük bir zamana hükmetmiş ve hâlâ oralarda gezindiğini düşündüğünüz romancınız/romancılarınız kim/kimler?

İlhan Durusel: Sadece yaşayanlardan örnek verelim:

Eco

Pamuk

Salman Rushdie

Joyce Carol Oates

Jhumpa Lahiri

Askıda Öykü: En sevdiğiniz kurmaca metin hangisidir? Ve aklınızdan çıkaramadığınız kurmaca kahramanınız kim?

İlhan Durusel: Tek metin seçmek zor. Kitab-ı Mukaddes? Binbir Gece?

Kahraman: Hasan (Eskici); Ali (Semaver); Havva (Havva); Akçaburgazlı Yekta; Görünmez Adam; Edmond Dantes; Ömer Haybo. Çocukken Battal Gazi, Köroğlu, ergenken Sarı Saltuk, yetişkinken Yunus Emre olduğumu düşünürdüm ama gönlümde hep Keloğlan olmak yatar imiş meğer…

Askıda Öykü: Sizi bugüne taşıyan kitapları sıralayabilir misiniz?

İlhan Durusel: (bkz. 13. sorunun yanıtı)

2016’da YKY’den Yavaş Ateş diye bir kitabım çıkacak. Reklam yapmış olmayayım ama orda bu soruların (çoğunun) karşılığı var.

Askıda Öykü: Bitirmeden bıraktığınız kitap/lar var mı? Anlatabilir misiniz?

İlhan Durusel: Vardı. Hulki Aktunç’un Bir Şeyin Varoluşu kitabı. Meğer bizim pişmemiz gerekiyormuş okuyabilecek kıvama gelmek için… Kitabı bitirmeden bırakmak kitapla değil, çoğu zaman okurun kendisiyle, kapasitesi, olgunluk çağı, ruh durumuyla ilgili. Yazar bin türlü güçlüğe karşı bir kitap yazmış, doğru dürüst çaba harcamadan ben yarıda bıraksam, elimden atsam kaç yazar? İyi okur olmak da bir eğitim işi ama herkes her kitabı severek okuyacak, zevk alacak diye bir kural yok. Dalak yemeyen, kereviz sevmeyen bir ton insan var dünyada… kerevizin suçu değil bu.

Askıda Öykü: Vazgeçmediğiniz ve her zaman el altında tuttuğunuz kitaplar hangileri?

İlhan Durusel: Dictionary of Symbolism

Pertev Naili Boratav, Az Gittik Uz Gittik

Grimm Masalları

Azra Erhat, Mitoloji Sözlüğü

Memet Fuat, Türk Edebiyatı seçkileri. Özellikle 1967.

Enis Batur, Doğu Batı Divanı

TDK, Gezi ve Mektup yazısı özel sayıları

Hulki Aktunç, Argo Sözlüğü özellikle

Ferit Edgü, O

Kitab-ı Mukaddes

Herodot Tarihi

Kara Kitap

Şairin Seyir Defteri

Havuzbaşı, Son Kuşlar

Sisler Bulvarı

Memleketimden İnsan Manzaraları

Troya’da Ölüm Vardı

Bahar İsyancıdır

1001 Gece Masalları (hepsi değil, 19. yy’da yapılmış seçkiler)

Daha çok var tabii. Bazılarına aylarca dokunmadığım oluyor ama onlarsız bir kitaplık, bir hayat hatta, düşünemiyorum.

Liste uzar gider… Liste uzun, hayat kısa.

Askıda Öykü: Kitaplığınızda tuttuğunuz ama hâlâ okuyamadığınız kitaplarınız var mı?

İlhan Durusel: Pek çok kitap var öyle boynu bükük bekleyen. İnsan her kitabı baştan sona okusun diye almaz, değil mi? Bazı kitaplar olmazsa olmaz diye alınır ve göstermelik olarak durur orda. Okuyamamak doğru bir saptama değil, okumamak olmalı; çünkü bizi bir kitabı okumaktan uzak tutan (karar vermişsek) ancak doğal felaketler olabilir. Sıradan bir insanı bir kitaptan ancak doğal afet uzak tutabilir; bir okuru? Hiçbir şey.

Askıda Öykü: Bir dergideki söyleşinizde, sizden sonraki söyleşi konuğuna sorulmak üzere bir soru istenmişti. Bu söyleşiyi sizin sorunuzu size yönelterek bitiriyoruz: “Bir öykünüzün öyküsünü anlatır mısınız?”

İlhan Durusel: Evet, anlatayım. Bir arkadaşım Baltimore’da bir berber dükkânında başına gelen bir olayı anlattı. Aynı olayı kelimesi kelimesine adı Necip olan başka bir arkadaşımın başından geçmiş gibi yazdım. Şöyle: Bir berberdeyiz, adı Sevil Berberi. Berberde sıra bekliyormuş gibi oturan bir yaşlı var. Yaşlı, “Neco, Neco” diyor. Necip adama doğru dönüp “Efendim?” diyor. Adam, “senin de mi adın Neco?” diyor. “Benim adım Necip, bana seslendiniz sandım” diyor. Dükkânın arkasından biri gelip “Ne oldu baba?” diyor. Yaşlı “Bunun da adı Neco” diyor arkadaşımı göstererek. “Eeee, n’olmuş yani?” diyor adam ve dükkânın arkasına doğru gidiyor yine. Beş-on dakika sonra yaşlı adam “Necip, şurdaki traş takımını bir versene bakayım” diyor. Arkadaşım hediyelik traş takımı paketine uzanırken oğul gelip “Baba yeterince traş takımı var evde, yeter artık” diye ikisini de azarlıyor. Azarlanan? Altınordulu efsane libero Necip, gençken ağzında, dişlerinin arasında jilet taşırmış… Hikâyenin adı Traş Takımı. Ustura Kemal’e adandı. Jilet Kazım anlatıyor. Berber? Soyadı Berberakis.

Bitirirken….

İki kelimeyi yan yana getiremeyenlerin harıl harıl söyleşi yapıp yayınladığı, “söyleşi vermek”, “röportaj vermek” gibi ucube söyleyişler icat ettiği bir ortamda dili, edebiyatı önemsediğiniz, söyleşinin gerektirdiği profesyonelliğe özen gösterdiğiniz, ve elbette içtenliğiniz için teşekkür ederim. Askıda Öykü küçümen bir dergi ama gözden kaçmayacak bir etkiye sahip. Askı… sözü de bana “Filistin askısı”nı, ama daha çok “yedi askıyı” çağrıştırdı. Öykünün yolu açık olsun!

Askıda Öykü’nün beşinci sayısında yayımlanmıştır.