Başar Başarır, yeni yayımlanan Sibop adlı ilk romanıyla öykünün sokak arasından romanın tozlu yollarına atmış kendisini. Bazı konular vardır; merak edilmeli ve sorular üretilmelidir hemen. Yıllar yıllar boyu öykü yazıp sonra uzun süre durup yeniden öyküler kaleme alıp neden dümeni romana kırmıştır Başarır? Bundan böyle romancı olarak mı anılmak istemektedir? Artık öykü yazmayacak mıdır? Öykü mü yoksa roman yazmak mı daha zahmetlidir? Sibop hakkında kalem oynatmaya karar verdiğimde bunlar gibi çoğaltılabilir pek çok soru aklıma üşüşsün isterdim ama olmadı. Bu sorular hiç aklıma gelmedi. Severek takip ettiğim bir öykücünün ne yazdığını merak ederek okumaya koyuldum hemen.
Başarır, öykülerinden aşina olduğumuz alaycı, rahat dilini bu sefer derinleştirdiği roman karakterleri aracılığıyla kullanıyor. Bu romanın başrolünü Türkçe kapmış, yardımcı kadın ve erkek rollerini de Orhan ve Aslı.
Yazar, romanın adından da anlaşılacağı üzere ustalıkla kullandığı argoyu, yakası açılmadık deyimleri, günlük dili, feysbuk, televizyon dilini, mahalle arası ve ev içlerinin dilini harmanlayarak kurmuş anlatısını. “Havadis”, “bilabedel” gibi öztürkçe kullanımda birebir karşılığı olmadığından artık unuttuğumuz kayıp sözcükleri sürüveriyor önümüze. Roman, Sibop Orhan’ın ağzından konuşma diliyle anlatıldığı için kimi “r”ler düşmüş. Aslı Türkçe’yi yersiz ve yanlış eklerle konuşuyor roman boyunca. Her yazarı harekete geçiren, yazmaya güdüleyen bir meselesi vardır, olmalıdır da. Başar Başarır için de bu mesele sanki dildir. Büyük laf etmiş olmayacaksak eğer, yazar dili eğip bükerek, bozarak dile dikkat çekmeye çalışmaktadır. Cumhuriyet Kitap‘ta Eray Ak’la söyleşisinde “İçimde Türkçe’ye dair birikmiş ne varsa akıttım.” demesi de düşündüklerimizi doğrulamaktadır. Ezcümle; Başar Başarır’ı dille meselesi olan bir öykücü olarak tanırken bu sefer dil üzerine bir roman aracılığıyla düşünürken buluyoruz kendisini.
Kullandığı argo deyişler konusunda Hulki Aktunç’un benzersiz eseri Büyük Argo Sözlüğü‘nden destek almış mıdır bilmiyoruz ama yalnızca dilbilgisi kurallarına uymakla dil ustası olunamayacağını gösteren yazarlardan biridir Başar Başarır. Ürettikleriyle Hulki Aktunç, Salah Birsel, Haldun Taner gibi Türkçe’nin ustalarına selam çakmaktadır kanımca. 
Sibop Orhan bir anti kahramandır. Kaktüs Bar’ın barmeni Ertuğrul tarafından şöyle anlatılır: “(…) Bu mekana gelip giden eziklerin içinde en eziği Orhan’dır. Efendi desen efendi değil. Fırlama desen, hiç o taraklarda bezi yok. Renksiz, tatsız, tuzsuz bir müşteridir Orhan.” (syf. 186)
 
Roman boyunca gerek diğer kişilerin gerekse Orhan’ın kendine bakışından bu sözleri haklı çıkaracak abukluklarla karşılaşırız. Hayatı boyunca kafası karışık, iki arada bir derede yaşamıştır. Çoğumuz gibidir Orhan; bu yüzden de sahicidir. Aslı’nın, kendisi gibi bir adamla neden evlendiğini roman boyunca çözemez. “Senin olayın nedir be Aslıcan? Benim gibi bir insanlık lekesiyle neden evlendin ki sen? Göğüslerin tomurcuklanmaya başladığından beri Sibop Orhannn adında bir kocan olsun diye beklememiştin herhalde. Yakışıklı değilim, zengin değilim, yetenekli değilim, hırsızlık bile yapamam. Belli bir işim yok. Kendimi bilmez miyim, hiçbir zaman sürüdeki alfa erkek olmadım.” (syf. 221)
 
Orhan hukuk okumuştur ama stajını tamamlamadığı için avukatlık yapamaz. Zaman zaman kendisine, “sistemle barışabilir miyiz?” diye sorar ama aslında sisteme karşı duran bir adam da değildir. Kimi zaman hayata bir şekilde “entegre” olmaya çalışsa da hemen cayar. Bu konuda isteksiz olduğunu anlarız. Aslında içten içe durumundan hoşnut bir aylaktır Orhan. Kendi dışında akıp giden hayatın bir dişlisi olmaktan kaçınır. Başar Başarır, romanın başkişisi Orhan’ı olanca beceriksizliğiyle, saçının yağıyla pisliğiyle, bütün insani halleriyle gösterir okura. “Sidiktorbasıyla cenk ettiğimi, kalınbağırsakla grekoromen güreştiğimi o an anlıyor ve akşamdan kalma birtakım organik atıklardan oracıkta kurtuluyorum.” (syf. 190) Sibop bu yönüyle de karnaval romanının bazı özelliklerini taşır.
Aslı ise Orhan’ın altını çizmek için biraz zayıf bırakılmış bir karakterdir sanki. Roman boyunca Aslı’yı “bir çift uzun bacak” olarak gözümüzde canlandırırız. Son dönem televizyon dizilerinden aşina olduğumuz, bir türlü Türkçe öğren(e)meyen, Türkçe’nin canına okuyan hatun kişilerden biri gibidir. Yanlış yer ve zaman ekleriyle “bu kadar da olmaz artık!” diyeceğiniz dil yanlışlarıyla konuşur.
Orhan’ın halası bir telefonla Samatya’da yalnız yaşadığı konağından çıkıp gelmiş Orhan’la ablası Nebahat’ın yaşadığı Cihangir’deki eve yerleşmiştir. Hala, geçmişin romanlarından fırlamış sevimli bir gulyabaniyi andırır. Günün büyük bölümünde “huular aleminde gezintide”dir. Orhan’ın ablası Nebahat nam-ı diğer “çemkir sultan” bilgisayarıyla diz dize yaşayan bir bilgi kumkumasıdır. Çeviri yapar, tez yazar. Tartışırlarken ablası Orhan’ı bilgisiyle ezip geçer çoğu zaman. “(…) Gölcük’te belediye hoparlöründen bile anons edilmişti, Ceyar vuruldu ama ölmedi diye. Madem sinema işine meraklısın, bi zahmet otur da dizileri hatmet. Bir Falconetti’yi, Efendi Toranaga’yı, Kunta Kinte’yi hatta Mc Millan ve Karısı’ndaki Komiser Enright’ı öğren. Bunları bilmiyorsan boşuna eskitiyorsun demektir IMDb’nin kaldırımlarını.” (syf. 230)
Nebahat gerçeklikle bağı zayıflamış, öfkeli, sınırsız ve şuursuz bilgi açlığını internet aracılığıyla doyurmaya çalışan günümüz insanının tipik bir örneğidir. “Evvet inaaanıyor Nebahat. Ama o her şeye inanıyor. Meleklere, cinlere, iyi saatte olsunlar’a, Feng Şui’ye, astrolojiye, UFO’lara, regresyon terapisine, akaşik kayıtların temizlenmesine, hatta Buda’ya, yogaya, meditasyona… Hangisi işine geliyorsa ona inanıyor.” (syf. 151)
Roman sıradan sayılabilecek bir polisiye gerilim hikayesiyle ilerliyor ama İstanbul’un mimari hafızasını yitirmesi, rant kavgası, toplumsal olarak içine çekildiğimiz ahlaki yozlaşma, sanatın önemsizleştirilmesi, sıradan yaşantılarımızın gündelik dertleri, hoşlukları ve nahoşlukları Başarır’ın sivri dili ve ironik bakışıyla birleşince sıradan olmayan bir anlatıma evriliyor. Sibop başarılı bir öykücünün, bir dönem romanı olarak keyifle okunabilir.
Aysun Kara

 

Bir Çin atasözü olan başlık, 19 Ocak 2017 tarihli Cumhuriyet Kitap ekinde yayımlanan Başar Başarır söyleşisinden alıntılanmıştır.