18.Şubat.17

Kitapperestlerin işi böyledir. Hani bazı okumaz arkadaşları, gerçekten saf bir merakla sorarlar onlara: “Hepsini okudun mu bu kitapların?” ya da “Bu kadar kitap alıyorsun, hepsini okuyabiliyor musun?” Elbette hepsini, en azından hemen ve şimdi oku(ya)mazlar. Ve fakat bazen isminden, bazen yazarından dolayı, bazen de çok başka bir nedenle (indirime girmiştir o çok arzuladıkları kitap) edinirler bazı kitapları. Sonra aradan birkaç yıl geçer belki. Arada, kitaplıklarından bir şey alıp koyarken çarpar gözlerine, “Hay allah, bu da vardı sahi” derler, “İlk fırsatta okuyayım ben bunu” derler, ama aradan uzunca bir zaman geçer yine. Öyle ya da böyle nihayetinde o kitaplar okunur.

Ayfer Tunç’un Dünya Ağrısı romanı böyle oldu benim için. Ancak okuyabildim.

Dünya Ağrısı bir hesaplaşma romanı. Bireysel ve kolektif “günahlara” bakan, onlarla yüzleşmeyi anlatan bir roman. Mürşit ve Madenci karakterlerinin bireysel günahları kadar (ki Mürşit’inkinde bir linç olayı söz konusu) Maraş Katliamından da söz ediyor. Ağır taşra havasına ve Mürşit’in iç sıkıntılarına (varoluşsal denebilir mi?) odaklansa da kolay okunuyor.

Mürşit’i Cemil Kavukçu’nun alkole sığınan adamlarına benzetebilirsiniz ilk bakışta ama bence farkları var: Kavukçu’nun tipleri daha gerçekçi. Hem de Mürşit kadar çok konuşmuyorlar. Ya da içsesleri Mürşit kadar geveze değil.

Öte yandan, ilk akla gelebilecek Anayurt Otelive Zebercet benzetmesine de Mürşit izin vermiyor. Yıllar sonra, iş için yolunun tekrar İstanbul’a düştüğü bir gün sinemaya girer Mürşit: “Salon hemen hemen boştu. Önünde sıralanan kırmızı koltuklarda birkaç kişinin sırtını görüyordu. Işıklar söndü, film başladı. Çok geçmeden içini bir huzursuzluk kapladı. Kendi oteline benzemeyen bu oteli, otel kâtibinin kendi hayatına benzemeyen hayatını seyretmekten hoşlanmadı. Çıkmak istedi; ama bacakları kendisine itaat etmeyince ne yapacağını bilmeden bir süre dikildi, tekrar koltuğa oturdu, içine kapandı, gözlerini yumdu.” (Dünya Ağrısı, s. 126).

Dünya ağrısı terimine gelince, Sibel Yılmaz’ın Egoistokur’daki yazısından alıntılıyorum:

Kitaba adını veren “dünya ağrısı”, Almancadaki “weltschmerz” teriminin Türkçesi. İlk kez Johann Paul Friedrich Richter tarafından kullanılan bu kavram, 19. yüzyıl Alman romantiklerini etkilemiş, ardından da farklı yazarlar ve filozoflar tarafından kullanılmış. İnsanın hayat karşısında duyduğu iç sıkıntısı ya da varoluş ıstırabı olarak tanımlanabilir. Mürşit başlangıçta dünya ağrısını sadece kendisinin ve onun gibi olan birkaç kişinin –Madenci, Pehlivan– çektiğini zannediyor. Oysa vicdan sahibi, dünyada yaşanan haksızlıkların farkında olan herkes dünya ağrısı çekebilir. Mürşit’in sıradan bir hayat yaşadığına üzüldüğü kızı Elvan bile; “Yaşamak böyle bir şey değil mi zaten, baba… Dinmeyen bir ağrı” (s. 242) diyerek herkesin içindeki dünya ağrısıyla yaşadığını söylüyor. Yazarın deyimiyle içinde yaşadığımız “duygusal taşlaşma çağında” herkesin içinde bir ağrı var.

Dünya ağrısına sahip olmak ya da olmamak. İşte bütün mesele bu!

19.Şubat.17

Bir Ayrılık filmiyle bilinen Asgar Ferhadi’nin yeni filmi Satıcı’yı izledim. Bu Dünlüğün odağı suç, vahşet ve yüzleşme olacak sanki. Hikaye çok sıkı dokunmuş, oyunculuklar çok iyi. Bir suç, intikam ve dönüşüm hikayesi denebilir Satıcı için.

Başroldeki, Emad Etesami’yi canlandıran oyuncuyu (Shahab Hosseini) Bir Ayrılık’ta yardımcı rolde izlemiştik. Çok iyi bir performansı var. Emad Etesami öğretmen. Karısıyla ve arkadaşlarıyla birlikte Arthur Miller’in Satıcının Ölümü adlı oyununu sergiliyorlar. Film içinde oyun. Bu anlamda Alejandro G. Iñárritu’nun Birdman’iyle benzerliği var, ama benzerlik bu kadar.

Film, oyunla içiçe ilerliyor. Filme adını veren Satıcının Ölümü’nü Ankara Devlet Tiyatrosunda izlemiştim. Tabi filmdekilerin oyunu sahnelemeye çalışırken karşılaştıkları sansür trajikomik. Hatta trajik. Biz hala oraya gelmedik. Henüz.

Hamiş: Satıcı, En İyi Yabancı Film kategorisinde Oscar adayı olarak yarışacak ve fakat filmin başrol oyuncuları ve yönetmeni, Trump denen dangalağın Müslümanlık ve insanlık karşıtı söylem ve politikalarını boykot etmek amacıyla törene katılmayacaklarını açıkladı.

Yönetmen Asgar Ferhadi, İran ve Amerika’daki muhafazakarlar hakkında şöyle demiş: “Bunlar, ülkelerindeki insanlara, başka kültürler hakkında korkutucu bir resim göstererek farklılıklarını anlaşmazlıklara, anlaşmazlıkları düşmanlıklara, düşmanlıkları ise korkuya dönüştürmek istiyor. Umarım bu durum toplumlar arasında yeni bölünmelere yol açmaz.”

Biz buraya geldik. Hatta dünya buraya geldi.

6d2aa-iran-filmi-satici-oscarda-ilk-5-aday-arasinda-781
Asgar Ferhadi

Murathan Mungan, ne güzel söylemiş Hürriyet Kitap-Sanat’taki söyleşisinde: “Hayat karşısında öğrenciliğimi, meraklarımı koruyan biriyim ben. Çok okurum. Özellikle işimin kuramsal yanı konusunda takipçiyimdir. Okur hakkımı asla yazar Murathan Mungan’a kaptırmam. Biri güzel bir şey yazmışsa, ben onun okuruyumdur. Takdir etmeyi de hayran olmayı da bilirim. Güzel bir kitap yazan herkesin başımın üstünde yeri vardır. Çünkü edebiyat bir güzellik yarışması değildir. Podyuma çıkıp sağa sola gülücük dağıtmanın anlamı yok. Herkesin kendi dünyası, sözü, imzası biriciktir. Dünyanın sofrasında herkese yer var. Ama tek bir koşulla: İyi edebiyat, sağlam edebiyat.”

Kuşağımın bazı yazarları ise, artık nereden öğrenmişlerse, kimsenin adını anmayarak büyüyeceklerini sanıyorlar. Kendi kuşağından hiçbir yazarın adını anmamayı, büyük yazar olmanın koşulu sayıyorlar. Gülünç.

21.Şubat.17

Gonçalo  M. Tavares’in Kudüs’ü de Dünya Ağrısı gibi bir yol izledi bende. Birkaç yıl önce edinmiştim, öylece duruyordu. Portekiz edebiyatıyla ilgili bir okuma gündeme gelince okudum. Yalnız, bitirince hayıflanmadan da edemedim; yahu bu kadar okur-yazar arkadaşım var, niye kimse bugüne kadar şunu demedi bana: “Onur, sen güzel kitaplar okuyorsun, eyvallah ama şimdi her ne okuyorsan onu yavaşça yere bırak ve Kudüs’ü oku.”

Romanı özetleyecek halim yok ve fakat bir karakterden bahsedeceğim: Doktor Theodor Busbeck.  Busbeck, ömrünü Tarih’in düşünce biçimini anlamaya adamış bir araştırmacı. Aynı zamanda bir baba ve geceleri kötü mahallelerde fahişelerle düşüp kalkmaktan da hoşlanıyor ama bunun konumuzla ilgisi yok şimdi. Busbeck, tarih boyunca meydana gelmiş kıyımlara bakarak gelecekte nasıl kıyımlar olabileceğini kestirmeye çalışıyor. Bunun için yıllarca çalışıyor, bilgi topluyor. Bir bakıma, kötülüğün doğasını, işleme biçimini anlamaya çalışıyor.

c73df-gtavares
Gonçalo  M. Tavares

Tavares’in diğer kitaplarını okumadım (henüz) ve fakat kötülükle, şiddetle bir derdi olduğu aşikâr. Nitekim birkaç sene evvel kendisiyle yapılan bir söyleşide şöyle buyurmuş, çevirmeye çalıştım: “Kötülük beni en çok ilgilendiren konulardan biri. Krallık diye adlandırdığım seride bulunan romanlarımda (Kudüs, Teknik Çağında Dua Etmeyi Öğrenmek, vs.) kötülüğü anlamaya çabaladım; ortaya çıkışını, gizlenmesini ve tepemizde dikilmesini. Yanılıyor da olabilirim ama kötülüğün daimi biçimde bizi çevrelediğini, pusuya yattığını, bize baktığını, bizi beklediğini hissediyorum. Öyle ki bir anda kötülüğün nesnesi, yani kurban da olabiliriz; öznesi yani işkenceci de olabiliriz. Etrafımızda kötülük çemberleri mevcut, kendimizi onlardan tamamen kurtaramıyoruz. Kendilerini kötülükten tamamen uzaklaştırdıklarını söyleyen insanlardan korkuyorum. Naifler de, 20. asırda olan bazı şeylerin bir daha tekrarlanmayacağını söylüyorlar, çünkü onlara göre, gerekli dersler alınmış. Naiflerden de korkuyorum. Söylediklerine inanmıyorum, hatta bu naifliği (naïveté), en büyük kötülüğün yeşerdiği toprak olarak görüyorum. Eğer benden edebiyatın bir insana verebileceklerini tek bir sözcükle isteseydiniz, şunu söylerdim: netlik. (…) Kötülüğün ortaya çıkışına dair işaretler konusunda uyanık olmalıyız çünkü bence tarih sıklıkla tekerrür ediyor; tek fark, şiddetin her seferinde daha da artması. Tarih, bana öyle geliyor ki, kötülüğün tekrarlanmasına eğilimli ama her seferinde, teknolojik olarak daha gelişmiş yöntemlerle. İşbu yüzden, uyanık olma halini, bir an bile olsa, askıya almamalıyız. Edebiyat bu konuda bize yardımcı olabilir ve fakat sanat ve sanatçılar haricinde başka şeyler de bize yardımcı olabilir; sosyal medya, bu anlamda, en önemli araçlardan biri. Ayrıca bütün gazeteler, bütün televizyon ya da radyo kanalları buna hizmet etmeli; metrekareye düşen netliğin artmasına. Ve edebiyat da aynı şeyi yapmaya çalışmalı.”

Gonçalo biladerimin yukarıdaki sözleriyle Kudüs’ün Doktor Busbeck’inin düşünceleri arasında paralellik kuracaktır romanı okuyanlar. Doktor Busbeck de gelmekte olan vahşetin, şiddetin, kıyımın (çünkü tarih kendini böyle tekrar eder) nasıl engellenebileceği üzerine düşünüyor. Bence kitaptaki en dikkat çekici bölüm olan 16. Bölüm’de Theodor, kütüphanede harıl harıl devam eder araştırmasına. İşsizlik, korku ve işkenceci olmak (şiddetin kurbanlar tarafında değil de diğer tarafında olmak) arasında bir ilişki bulmaya çalışır ama sonunda pes edip şu soruya varır düşüncesi: “Demek ki önemli olan, şiddet ortaya çıkmadan önce sorumlularının ve kurbanlarının sözcüğün alışıldık anlamında işsiz olup olmadıkları değil, bir eylemde bulunup bulunmadıklarını anlamaktı. Başka bir şeye yöneliyorlar mıydı? Heyecanla belli bir eylemde bulunan biri ertesi gün cellada dönüşebilir miydi? Soru buydu, Theodor Busbeck böyle formüle ediyordu: Pul koleksiyonundan ya da astronomi alanındaki yeni bir buluştan heyecan duyan biri ertesi gün korku  yayan birine dönüşebilir miydi?”

Dönüşebilir mi?

***

Büyük yazar Saramago da, blog yazılarının derlendiği Not Defterimden adlı kitabında bahsediyor Tavares’ten. 2 Mart 2009 tarihinde bloguna şöyle yazmış Jose abim: “(O) tamamen alışılmadık bir hayal gücüyle donanmış olarak ve cesaretin yerel olanla kol kola gittiği, çok kendine özgü bir dili olmasının yanında, hayali akımın tüm verileriyle olan bağları kırarak Portekiz edebiyat sahnesine daldı; o kadar ki, halen keyfini çıkardığımız mükemmel genç romancılara halel getirmeden, ulusal roman üretiminde bir Gonçalo M. Tavares öncesi ve sonrası var demek abartı olmaz.”

E gel de şimdi, zaten olmayan okuma programını bozup Tavares’e dadanma!

Onur Çalı