Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani kaos hâkim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem kâğıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?

Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz.

Onur Çalı

03e26-dilekturker3

Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti?

Kendimi yazarak ifade etmeyi seviyorum. Günlük, mektuplar, bazı karalamalar, kısa anlatılar, senaryo denemeleri derken bir arkadaşımın önerisiyle yaratıcı yazarlık atölyesine katıldım. Yekta Kopan yönetiminde, bir masa etrafında haftada bir gün toplanıyor ve yazdıklarımızı birbirimize okuyorduk. İlk başlarda kısa yazılar, kesitler, atmosfer, karakter, olay örgüsü üzerine yoğunlaşan metinler derken bir süre sonra öykü yazmaya başladım. Garipti çünkü tanıdığım ve hayalini kurduğum bir dünya değildi. Orada birlikte üretmenin ve paylaşmanın hazzını yaşadıkça, yazmaya devam ettim. Belli bir aşamaya geldikten sonra da çevremdeki birkaç insanın desteği ve yüreklendirmesiyle kitap projesi haline getirdim öyküleri. İşte sonra bu ilk göz ağrısı çıktı ortaya.

Yazma uğraşını neden başka bir türde değil de öyküde yoğunlaştırdın?

İki sebep var sanırım; birincisi öykünün sadeleştirdikçe olgunlaşması, yalınlıktan, duruluktan yana olması ama diğer yandan da bu sadelik ve duruluk içinde vaat ettiği duyumsayış ve çağrışım zenginliği öyküyü özel bir tür yapıyor. İkincisi, öykü geleneğinden beslenmek. Eski ve yeni büyük öykücülerin dünyaya baktığı yerden bir an için baktığımı sanmak, yazma sürecini ayinsel kılıyor.

Yayınevini nasıl belirledin? İlk kitabın yayımlanma sürecinde neler çektin?

hep kitap, deneyimli ve güzel insanlarla yol alan, yeni bir yayınevi. Öncesinde Asi Kızlara Uykudan Önce Hikâyeler kitabıyla haberdar oldum yayınevinden. Dosyayı hazırladıktan sonra ilk oraya gönderdim. Bir süre sonra yanıt verdiler ve görüşmeye çağırdılar. İlk andan itibaren çağrışımı çok güzel olan bir yayıneviydi ve tanıdıkça daha çok benimsedim. Özellikle Genel Yayın Yönetmeni Deniz Yüce Başarır. İlk kitabım olmasına karşın onun bana inanması çok önemli ve güven vericiydi. Çalıştığım diğer insanlar da bana hep destek oldular ve kendimi rahat hissetmemi sağladılar. Yolum hep kitap ile kesiştiği için kendimi şanslı hissediyorum.

Kitabı yayıma hazırlama sürecinde sana yol gösteren, yardımcı olan bir editörün oldu mu? (Eğer olduysa editöründen razı mısın?)

Yazma süreçlerinde benim en büyük desteğim eşim Alpay’dır. O da çok genç yaşlardan itibaren yazıyor. Onun edebiyatla olan ilişkisini seviyorum. Yazdıklarıma hep eleştirel yaklaştı. Gerekçelendirilen, doğru bir eleştirinin, övgüden daha çok etkisi oluyor üzerimde. Metinler üzerine uzun uzun konuşuyorduk, bir süre çalışıyordum, sonrasında yeniden üzerine eğiliyorduk, öyküler son halini alana kadar hep yanımda oldu.

Öyküler kitap projesi haline geldiğinde editoryal çalışmayı hep kitap editörü Işıl Özgüner’le yaptık. Onun önerileri yol gösterici oldu, benim önceliklerime de hep saygı duydu Işıl Hanım. Güzel, verimli bir süreçti onunla çalışmak.

Tabii Yekta Kopan’ın üzerimdeki emeği, gerek atölyelerde gerekse sonrasında, öykülerimi sabırla okuması ve eleştirilerini, önerilerini benimle paylaşması, beni yazma konusunda hep yüreklendirmesi paha biçilemez…

İlk kitabınla hayatında neler değişti? Neler ummuştun ne buldun?

Ben şifalı bir ot bulmuştum ve ibadet gibi sürekli onu deriyordum. Yazmak böyle bir şey benim için. Bir sonuca varayım, kitabım basılsın diye hayalim olmadı. O yüzden umduğum şeyler de yoktu. Beklentilerden uzakta, yazarken de kitap basıldıktan sonra da olabildiğince özgür ve tasasızdım. Bu sebeple belki de çok güzel şeyler yaşadım, beklentilerin ağırlığıyla gölgelenmedi hiç bu süreç.

Hayatımda neler değişti derseniz; gün içinde koşuştururken, kafam bozukken, canım sıkkınken orada bir şey bana göz kırpıyor. “Bak ben buradayım,” diyor. Hacmiyle, cismiyle bir dayanağınız var artık. Sizden bir iz. Hem kalıcı hem geleceğe dair umut veren.

Telifini alabildin mi/alabilecek misin?

Evet, aldım.

Dergiler için edebiyatın mutfağı denir. Sen salona, misafirlerin karşısına çıkmadan önce mutfakta ne kadar zaman geçirdin?

Dergilerin benim yazma serüvenimde önemli yeri var. Sarnıç, Kafkaokur, Notos ve Ot gibi dergilerde öykülerim yayınlandı. Yazdıklarımı basılı gördüğüm ilk yerlerdi dergiler. Anlattığınız hikâyelerin görünür kılınması ve hiç tanımadığınız insanlara dokunması ayrı bir heyecan. Kitap yayınlandıktan sonra bir öykü yazmadım ama yazdığımda yine önce dergilere göndermeyi tercih edebilirim.

Kitabın yayımlandıktan sonra yakın çevrenin ve ailenin yazmak/okumak uğraşına bakışları değişti mi? Yazıyla ilişkinde ciddi olduğuna ikna oldular mı? Kitap sana bu anlamda bir özgürlük alanı ya da dokunulmazlık zırhı kazandırdı mı?

Uzun yıllar avukatlık yaptım, kızım doğunca ara verdim ve şimdi de yurtdışına taşınacağımız için bu mesleği yapamayacağım. Belki babam görseydi bugünleri, sen onca yıl hukuk oku, sonra gel yazar olacağım de, diye kızardı bana. Bilemiyorum, içten içe gurur da duyardı muhakkak. Ama onun dışında ailem ve yakın çevrem hayallerimi her zaman dinlemiş ve bana inanmıştır. Yazıyla olan bağımı keşfettikten sonra da yanımda oldular hep. Bu bağ güçlendikçe, benim adıma çok mutlu olduklarını görüyorum. Aslında kitap basıldıktan sonra kendi deneyimlerimden öte onların deneyimlerini izlerken daha çok keyif alıyorum. Mesela annemi geçen biriyle telefonda konuşurken duydum, kitabımı anlatıyor, “Sular seller gibi akıyor, harika bir kitap,” diyordu. Çok güldüm. Onlar benden daha çok sahiplenip önemsediler bu süreci. Sağ olsunlar.

Peki, bundan sonra?

Bundan sonra da ot dermeye devam.