– Annee, acıktım.

– Pişiyo işte, patlama.

Evin en serin yeri olan kapı eşiğine oturmuş, bahçedeki ocakta yemeğin pişmesini bekliyoruz. Ablam, annemin artan kumaş parçalarından yaptığı bez bebeği ile meşgul.

– Ama çok acıktıım.

– Odun bu kadar yanıyo Oolum, bacaklarımı mı yakayım, anca pişiyo. Buban gazocağı alın…

Lafı ağzında kaldı. Üçümüz aynı anda görmüşüz ki donup kaldık. Evin köşesinden çıktı, kıvrıla kıvrıla bize doğru geliyor. Sırtı, kalaylı bakır sini gibi parlıyor güneşte. Bozirik yılanı. Boyu bir kulaçtan uzun. Önümüzden geçip giderken bir an durdu, selamlar gibi baktı ve kayarak yavaş yavaş ahıra doğru aktı. Annem ardından,

– Şahmaranın kızııı, su gibi ak, su gibi ak…

Bizim bahçenin yılanı dedi annem, korktuğunu belli etmemeye çalışarak. Bizim ama öyle farfara gezmeyin bahçede. Basmayın üstüne hayvanın, diye de tembihledi.

– Bassak?

– Sokar Oolum. Sooo-kar, annadın mı? Yılan bu, şakaya gelmez.

– Kuyruğundan mı sokar?

Sivri olduğu için kuyruğu ile sokar sanmıştım yıllarca. Kedi, köpek, inek, at, fare, leylek, serçe, kumru, kirpi gibi yılanlar da hayatımızın bir parçasıydı. Korktuğumuz kadar merak da ediyorduk. Deri değiştirmesi müthişti. Çalı diplerinde derisini bulursak bizden küçüklerin üstüne atıp eğlenirdik.

Canlı yakalayabilen, İsmail abi ile Bodur Cemal idi. Kaçarak bir deliğe sığınmaya çalışan yılanı son anda kuyruğundan yakalayıp başlarının üzerinde birkaç kez çevirdikten sonra uzağa fırlatırlardı. Koşarak düştüğü yere gittiğimizde beli kırılmış, can çekişen hayvana iri taşlar atarak öldürürlerdi. Sıcaklığı geçmeden ellerdik; pullarını, karnının altındaki ayaksı çıkıntıları, çatal dilini ve zehirli dişini cerrah titizliğiyle incelerdik. Cemal’in keskin çakısı en çok bu işe yarardı. Bir yandan da korkardık, çevredeki başka yılanlar bizi görüp Şahmeran’a tıslayıp bizi ispiyonlamış mıdır acaba diye.

Derelerdeki akrabalarını yakalama şansımız olmadığı için en fazla uzaktan taşlardık, sırf eğlence olsun diye. Belki de bir türlü göremediğimiz için daha çok merak ettiğimiz ise kuyularda yaşadığına inanılan su yılanlarıydı.

cb83b-kuyu2b3

Miniş teyzem anlatırdı; her kuyunun bir yılanı varmış ve yeryüzünde olanları, tıslayarak anında haber edermiş Şahmeran’a. Ondan çok güzel Şahmeran hikâyeleri dinler ve köpürterek birbirimize anlatırdık. Halılara, duvarlara çizilen güzel gözleri hüzünlü bakan, rengarenk Şahmeran’la karşılaşma hayali ve korkusu başımızı döndürürdü. Kuyuların dibe yaklaştıkça kayganlaşan yosunlu taşlarında, insanın içini kıyan garip bir duygu yaşardık. Kayganlık, boşlukta kaybolmak ya da kuyunun dipsizliğinde yok olma duygusu. Abimin bir kedi çevikliğiyle inip çıktığı bu kuyular, karanlık ve dipsizlikle yüzleştiğim ilk yerlerdi. Yüzeyden dibe kadar yassı taşlarla örülü duvarların çapı seksen, doksan santimetre arasında değişirdi. Abim atları sulamaya götürürken hemen peşine takılır, her hareketini an be an zihnime nakşederdim. Önce kuyunun yarım metre yüksekteki bileziğine yan oturup ayaklarını içeri sallandırırdı. Elleriyle bileziğe sıkıca tutunduktan sonra ayaklarını iki yana açıp duvardaki taşların girintilerine basarak adım adım dibe doğru inerdi. Bir an, ya geri çıkamazsa diye korkup etrafta yardıma gelebilecek birilerine bakınırdım.

Dibe doğru koni gibi daraldığından, aslında en kolay yeri dibe yakın kısmıydı. Suyun karanlık aynası, parmağını değdirdiğinde sessizce çatlardı. İki eliyle yüzüne su çalıp birkaç yudum içmek, dibe inmiş olmanın ispatıydı. Tamam, şimdi Şahmeranın yılanıyla karşılaşmadan dönmeli. Yoksa… Dönüşte, kaçarcasına çevik hareketlerle yukarı çıktığında, kuyuyu yenmiş olmanın gururu ışırdı abimin gözlerinde ama kalbinin serçe hızındaki çarpıntısını hissederdim.

Hele ki güneşli günlerde kuyuların dibi, siyah bir ayna gibi parlardı. Gözlerimiz kararana, başımız dönene kadar içine bakar, aklımızdan geçen ürküleri oradan uzaklaştıktan sonra anlatırdık birbirimize. Ne kadar uzun bakarsak bakalım, sırlarını vermezdi kuyular.

Bahçelerin eski sahibi Rumlar burada yaşarken her kuyunun bir yılanı varmış. Ne yapıp ne ettiysek de bu yılanların birini bile göremedik. Defalarca sürünerek bileziğine yaklaşıp aniden içine baktık, kargılarla duvarlarına vurduk, taşlar attık, yine de çıkmadı. Köyde dört kuyu vardı. Her biri terk edilmişliğin hüznünü kendi içinde saklardı.

Ninem, anneme “Siz daha ufaktınız o vakit, bilmezsiniz,” dermiş, “Geldiğimizde Rumlar gitmiş idi haneciklerini öylecene bırakıp.” Kuyucu Yusuf ise “Bu dört kuyunun da dibi denize açılır. Hepsi birbirine bağlıdır” dermiş. Bir defasında acayip bir kuraklık olmuş. Çaylar, dereler kurumuş. Kuruyunca da kurt kuş dağların kuytusuna, serinine çekilmiş ölmemek için. Çekilemeyip kalanlar susuzluktan kavrulmuş. İşte o yıl kuyuların dibi görünmüş. Hazır dibi görünmüşken şunların içini temizleyelim demişler. Kuyucu Yusuf’u indirmişler beline ip bağlayıp. Birkaç kova çamur çektikten sonra kova boş gelmiş. Seslenmişler, ses yok. Telaşla yukarı çekmişler Yusuf amcayı. Yarı baygın, nefesi kesik kesikmiş. Beti benzi solmuş, konuşmamış bir zaman. Bir gün kahvede laf lafı açınca çözülmüş, “Dibe indiğimde deniz yönünde mavi bir ışık gördüm ama pek aldırmadım. Sade ışık değil dalga sesi de duyunca korktum. Orda kalsa iyi, anlatsam inanmayacağınız başka sesler… Sonrası malum. Tövbe inmem daha buranın kuyularına. İnanmayan inip kendi bakar” deyince kuyuların dibinin denize açıldığına, yılanların da kuyu sahipleriyle beraber gittiğine inandı herkes. Yusuf amcanın duyup anlatmak istemediği sesleri kimse sormaya cesaret edemedi. İsmail abiyle Bodur Cemal de yılan yakalamaktan vazgeçti.

Servet  Şengül