20.Ocak.18

Ankara Sanat Tiyatrosu’nda “Bir Valize Ne Sığar Ki” oyununu izledik. Yeşim Dorman yazmış, yönetmiş, önemli bir karakteri de canlandırmış. Oyunun sonunda alkış hiyerarşisi uygulamayıp bütün oyuncuların aynı anda yanyana dizilmiş şekilde biz seyircilerin karşısına çıkmasına da şapkamı çıkarıyorum.

Şimdi şapkamızı başımıza geri takalım ki akıl tasımız uçup gitmesin yok yere. Çünkü aslında “ağar” konulara el atacağız.

74d06-125125

Efendim, oyun 1923 Nüfus Mübadelesi’ni konu alıyor desek, yalan yanlış konuşmuş olmayız. Nazi tehdidi altındaki Avrupa’da, Yunanistan adlı ülkenin Pire kentindeki bir tavernadır mekanımız. Hepsi de Anadolu’dan zorla göç ettirilmiş Anadolu Rumlarıdır oyunun karakterleri: Rembetiko, yoksulluk, vatan hasreti, Yunanistan’a geldiklerinde “Türk piçleri” diye dışlanmışlık…

Vaktiniz varsa gidip izleyiniz. Canlı, dinamik bir kurguyla 20. yüzyılın en acı olaylarından birinin, masabaşında böyük adamların verdiği “mantıklı” ve “yasal” kararların bireyler üzerindeki etkilerini göreceksiniz (ya da hatırlayacaksınız).

Hamiş: Akif Kurtuluş, Romantik Korno kitabındaki “Yassu Takis Binis” adlı denemesinde, Costas Ferris’in Rembetiko filminden de bahseder, sanki Valiz oyunun karakterlerini çiziyordur: İzmir’in tekkelerini Pire’nin tavernalarına taşıyan, yüzyıllardır yaşadıkları yerlerden kovulan, ama vardıkları yer de yurdu olamamış, ya da yurdunda da “yaban” olan bu insanların…

23.Ocak.18

Yer: Dost Kitapevi, Kızılay, Ankara

Akşamüstü işten çıkıp Dost’un önündeki yerimi aldım. Eski bir dostumla buluşacaktık, onu nerede bekleyecektim, elbette “Dost’un önünde”. Eskiden GİMA’nın önünde de buluşurduk, bir süre daha “Eski Gima’nın” önünde buluşuldu sanıyorum ama şimdi bir tek DOST kaldı elimizde. Neyse, hava çok soğuk olunca içeri kıvrıldım, birkaç kitaba göz atıyordum…

Kişiler: 20’li yaşlarının başlarında birkaç genç insan

Yeni çıkanlara bakınıyordum, Doris Lessing’in yeni bir kitabını basmışlar, onu karıştırıyordum, birkaç dizgi hatası gördüm, canım sıkıldı. Derken “kişiler” geldiler. Hemen yanımdalar. Biri şöyle dedi: “Ohoo, yarısı boş bu sayfaların.” Sonra o bıraktı diğeri aldı ve hepsi de aynı sihirli cümleyi söylediler: “Ohooo, yarısı boş bu sayfaların.” Sonra da gittiler. Baktım, bahsettikleri kitap, şarkıcı Sıla’nın şiir kitabıymış. Sayfaların boş olmasına bir şey demeyeceğim elbette, kağıt satıcısı değilim ki. Nedir, dolu kısımların “boşluğu” hakkında… Yok, ona da bir şey demeyeceğim. Kitabın, yalan olmasın, 25. baskısıydı. Ne diyelim: Hayırlı işler olsun tüm tüccarlara, bol kazançlar olsun.

***

Şiir deyince, yeni okudum daha, aklıma düştü. Ece Ayhan “Sivil Denemeler Kara” kitabındaki “Şairlerle Fotoğraf Çektirmek” (1970) yazısında bakın ne diyor: “Şairlere ödüller verileceğini duyunca, şunları düşündüm: Demek yasalar da yetmemiş, ölüm şairlerle toplu fotoğraf çektirmek istiyor. (…) Tarihten, kendi tarihimizden biliriz ki, kardeşlerini az önce boğmuş bir padişahın bile elinde uzak ve kokusuz bir gülle yaptırdığı minyatürleri, çağdaş padişahların ise basına dağıtılmak üzre çocuklarla çektirdikleri birçok fotoğraf vardır. Şimdi çocuklar ve güller dahi yüz vermedikleri için olsa gerektir, müesses ölüm şairlerle toplu fotoğraf çektirmek istiyor. Bunun böyle olduğu aydındır.”

25.Ocak.18

Meltem Gürle bir yazısında Seyrek Yağmur’un Ritsos’un Dikkatli Ariostos’u ile akrabalığını ortaya koyuyordu, her zamanki gibi zarif bir biçimde. Ariostos’u henüz okumadığım için bir şey diyemem ama Seyrek Yağmur’un Rıfat’ının Cortazar’ın Lucas’ına çok benzediği kesin. Bakınız Rıfat Diye Biri adlı bölümde ne yazmış Barış Bıçakçı: “Kitapçıda müşteri beklerken onun Lucas Diye Birikitabını hep elinin altında bulunduruyor. Bir gün bir yazarın çıkıp Rıfat Diye Biri isminde bir kitap yazacağını hayal ediyor. Rıfat’ın yaşadığı hayatı, düşüncelerini, takıntılarını, tuhaflıklarını, zaaflarını ve elbette iyi yanlarını olağan ile olağandışını, gerçek ile düşü birbirine karıştırarak anlatacak bir kitap. Ama, diye düşünüyor, Latin Amerika’nın edebiyat ile günlük hayat arasındaki sınırları kaldıran o büyülü havası bu ülkede yok. Köklü geçmişin mayası yok. Direnişin masalsı ruhu yok. Hayatın hem içe hem dışa doğru açılan kapıları burada yok. Burada vasat bir cetvel ile çizilmiş sınırlar var. Burada Lucas olamazsın, ancak iriyarı ve sıkıcılık derecesinde gerçek bir Rıfat olursun.”

0a625-cortazar

Bu bölümün devamında, yazar, Rıfat’ı ve biz okurlarını şaşırtır. Çünkü bu topraklarda olmadığından yakındığı direnişin masalsı ruhu Rıfat’ın kitapçı dükkanına uğrar.

Devamını ben anlatmayayım, Tufan Taştan’ın yönetmenliğini yaptığı, “Söz Uçar” adlı kısa filmden izleyin siz. Buradan.

Lucas’a dönelim. (Lucas’ı, biraz da Calvino’nun Marcovaldo’suna benzettim doğrusu ama teknik bir bilgi değil bir okur sezgisi bu sadece.) Lucas bir gün yoldaşlarıyla parti toplantısında buluşur ve tartışır. “Lucas, partizanca tartışmaları” bölümünde geçen bu tartışmada, edebiyatçı olmayan yoldaşları Lucas’a “okurların çoğunun anlamadığı mesaj ve içerik sorununu” sorarlar. Daha anlaşılır, daha yalın ve “en yüksek algılama düzeyinde” yazmanın, fildişi kulesinde yaşamıyorsa eğer, bir yazarın görevi olduğu hatırlatılır Lucas’a. Bizim Lucas, yavaş yavaş artan bir tempoyla anlatır anlatmasına ama sonunda usanır ve bir anlaşma önerir edebiyatçı olmayan yoldaşlarına: “Sizler ve bizler gelecek kuşaklarla kuracağımız iletişimin en yüksek düzeyde olmasını sağlamak için aynı anda en aşırı fetihlerimizden vazgeçelim. Eğer biz en baş döndürücü ve ender düzeydeki yazınsal yaratıcılıktan vazgeçersek, sizler de bilimin ve teknolojinin aynı biçimde baş döndürücü ve ender yönlerinden, örneğin bilgisayarlardan ve reaktörlü uçaklardan vazgeçeceksiniz. Madem ki bize şiirsel ilerlemeyi yasaklıyorsunuz, nasıl oluyor da sizler rahat rahat bilimsel gelişmelerin keyfini çıkartıyorsunuz?”

Aslında burada, dili (edebiyatı) salt bir araç olarak gören ekol ile edebiyatı, Lucas’ın demesiyle “araçtan öte bir şey” olarak gören ekolün çarpışmasını okuruz. Sonunda ne olur? Tatlıya bağlanır. Lucas’ın “oybirliğiyle pencereden aşağı atılmasını” önerir bir arkadaş. Lucas, böyle durumlarda hızır gibi yetişen birasını yakalarken “olumsuz oy kullanıyorum” der. End of the chapter!

26.Ocak.18

Ursula K. Le Guin gitmiş. Biyolojik yaşamı sona ermiş. Toprağı bol olsun. Emek Erez’in Gazete Duvar’daki “Kim diyebilir ki Ursula K. Le Guin öldü” başlıklı yazısından bir alıntıyla biz de buradan uğurlayalım Ursula ablamızı:

Le Guin’in, bir diğer kitabı, “Rüyanın Öte Yakası”  yazarın fantastik edebiyat alanındaki önemli metinlerinden olmasının yanı sıra taocu anarşizan izler taşır, doğa ve insanın bütünlüğüne vurgu yapar. Bunun yanı sıra kitap benim fikrimce, dünyanın doğasına müdahale ederek, dönüştürerek onu bir deney alanına çeviren bilime de karakterleri üzerinden derin bir eleştiri getirir. Bir yanda dünyayı bilim ve teknoloji ile değiştirmeye çalışan, rüyalara müdahale eden Doktor Harber, diğer yanda rüyalarıyla farkında olmadan dünyayı değiştiren Orr, bize bu anlamda çok şey anlatır. Le Guin’in anarşizmi bir dönemle veya düşünceyle sınırlanamaz yazar, her konuda olduğu gibi  bana kalırsa bu alanda da tekil bir düşünceye hapsetmemiştir kendisini. Onun metinlerinde bir yandan on dokuzuncu yüzyılın siyasi ortamında doğan modern anarşizmin devlete ve sermayeye yönelen kesinlikli eleştirisini görürken, diğer yandan yirmi birinci yüzyılın farklı fikirleri ile yorumlanan anarşizmi görebiliriz.

İsteyen, birkaç yıl önce çevirdiğim ödül konuşmasına da bakabilir Le Guin’in (buradan yakabilirsiniz), şöyle diyordu orada: “Kitaplar, bildiğiniz gibi, yalnızca ticari ürünler değildir. Kar amacı, çoğu zaman sanatın amaçlarıyla çelişir. Kapitalizmde yaşıyoruz. Kapitalizmin gücünden kaçmak imkansız görünüyor. Kralların kutsal yetkileri için de böyle düşünülürdü. Her türlü insan gücüne direnilebilir ve insanlar tarafından değiştirilebilir. Direniş ve değişim çoğu zaman sanatta başlar ve çoğu zaman da bizim sanatımızda başlar, sözcüklerin sanatında.”

Uğurlar olsun Ursula!

***

Salâh Bey Sözlüğü (9) : hallo cello

Salâh Birsel’de sık rastlanan “yöresel sözcükleri devşirme” çabasının bir ürünüyle karşı karşıyayız. Yanlışsam düzeltin, Adana yöresinde kullanılan hello cello deyimini yazı diline taşımış Salâh Bey. Nedir, ne hikmetse, yine değiştirerek “hallo cello” olarak kullanmış. Efendim, Hz. Google’a (ve internet sözlüklerine) iman edecek olursak “tırıvırı, görgüsüz, cahil, sıradan, bayağı” gibi anlamlara gelir imiş. İşte bu da, 20 Aralık 1991 tarihli günlüğünde hallo cello’yu Salâh Bey’in nasıl kullandığıdır: “Kimi hallo cello takımı, kimi şarap renkli mırmırlar sağlam dizelere, dört başı bayındır şiirlere formalist yani biçimci damgasıyla çamur atmak istiyor. Bencesi, biçimcilikle suçlanan estepetalar, külüstür ve de yularkastı ürünlerdir. Biçime tutunayım, Cim Londos kasları takınayım derken Kürkçüoğlu macunu, yani bir işe yaramıyan macun olup çıkıvermişlerdir. Bunlara Eflatun’un sarhoşlara, küplülere verdiği öğüdü uzatmak gerekir: Aynada kendi suratlarınıza bakın.” (Yalnızlığın Fırınlanmış Kokusu, Remzi Kitap, sayfa 107)

***

Enver Ercan da gitti. İlk kitabım Eksik Yıl’ı o basmıştı Komşu Yayınları’ndan. Hiç yüz yüze gelmedik ama o dönemde bir iletişimimiz olmuştu. Yıllarca Varlık dergisini yönetti, Yasakmeyve şiir dergisini çıkardı. (Haikuları saymazsak yayımlanan ilk ve tek şiirim de orada, Yasakmeyve’de yayımlanmıştı. Çok sevdiğim şair Sina Akyol, “Vaat Edilmiş Sayfalar”da yayımlamıştı. Havalara uçmuş, kendimi uzunca bir süre şair sanmıştım.) Böyle bir konumda olunca seveni olduğu kadar sevmeyeni de olur insanın. Nedir, gördüğüm kadarıyla birçok insana emeği dokunmuş bir şair olarak gitti buralardan. Allah taksiratını affetsin. Toprağı bol olsun.

***

BluTV’de bir seyahat programı var: Bize Gezmek Olsun. Üç bölüm yayınlandı bile. Erkan Can ve Güven Kıraç, keyifle muhabbet ederek Küba’yı geziyorlar. Başka nerelere gidecekler bilmiyorum ama peşlerindeyim. Özellikle Erkan Can mahalle adabı görmüş eski güzel abilere benziyor. Son bölümde sigarayı bırakın nevinden bir şeyler söyledi. Neredeyse bırakıyordum. Bırakacaktım.

musica

Ceylan Ertem’i zaten severiz. Aşık Mahzuni Şerif’in anısına çıkan Mahzuni’ye Saygı albümünde ustanın Zalım şarkısını söylemiş. Ceylan Ertem’in yorumu Çukur dizisinde de kullanılınca iyice popülerleşti. Her köşede duyabilirsiniz ama duymayanlarınız buradan yakabilirler.

Almış ele arsızlığı
Baştan başa yersizliği
Bilmem neden hırsızlığı
Yapan değil bilen zalım

***

Sevgili Sibel Öz’den bir e-mail aldım ve böylelikle haberim oldu. Yeni bir edebiyat platformu doğmuş: Mevzu Edebiyat. Sevindim çünkü manifesto niteliğindeki “Biz Kimiz?” adlı sekmede şöyle demişler:

“Mevzu Edebiyat, okur/yazarların edebiyatın kapsamına giren her alandaki haber, inceleme ve araştırma makalelerine açık olacaktır. Edebiyatın endüstrileşmesine, piyasalaşmasına, tek-ellerde toplanmasına, popüler kültürün tekerleğine bağlanmasına, insandan koparılmasına, yazarın seyirlik malzeme, kitabın meta haline getirilmesine, kolektifin ortak emek ve tartışma kültürüyle gedik açmak adına, çağrımız tüm okurlara ve edebiyat emekçilerinedir. Edebiyat, kendisiyle mücadele eden huzursuz insana dairdir. Biz huzuru hiçbir yerde aramayanlarız. Kısacası mevzu biz değiliz, mevzu edebiyat!”

Eh, yazıp duruyorum ben de ne zamandır: Derdi edebiyat olan herkesi bekleriz Parşömen Sanal Fanzin’e. Demek ki Mevzu Edebiyat ile de yollarımız kesişecek bundan böyle. Hayırlı olsun!

***

Günün sevindirici haberi: Nuriye Gülmen ve Semih Özakça açlık grevlerini sonlandırmışlar. Aslında konuşulacak çok şey var ama burası yeri değil. Sadece çok sevindim. Çünkü bu zalımlar dünyasında canımızı feda etmenin, direnmenin en doğru yolu olduğundan emin değilim. Dedim ya, çok şey söylenebilir. Bu 324 gün içerisinde benim aklıma sık sık Yaşar Kemal düştü. Belki size romantik gelebilir (ve fakat birtakım rasyonel sebepler de var) ama Yaşar Kemal yaşasaydı Nuriye ve Semih’in eylemleri bu kadar uzun sürmezdi. Muhakkak bir çaresi bulunurdu, diye hissettim hep. Akif Kurtuluş’un yazısı (Şimdi değilse ne zaman?) ise, özellikle not düşmek isterim bunu, bu süreçte aydın tavrının ne/nasıl olması gerektiğine dair bir ders niteliğindedir.

Onur Çalı