Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?

Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz.

Onur Çalı

eb47a-fatma2bnuran

Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti?

Keşke her şey çok kolay oldu, diyebilseydim. Başarılı bir edebiyat öğrencisi, şiir yazan, yaşanmış hikâyeleri anlatırken bezeyen, süsleyen, güldüren, sohbetlerde rol çalan biriydim. En büyük hayalim Edebiyat Fakültesi’ne gitmekti. Olmadı. Hayat başka yerlere sürükledi beni. Evlilik, çoluk çocuk… Yazar olmak değil de hep dilimizin tadını, bir metnin anlamını, okuyarak düşünmeyi, değişmeyi, gülümsemeyi, paylaşmayı önemsedim. Bir gün ben de yazacağım, yazabilirim derdim. Ama işte bazı şeyler sizin istediğiniz anda ve yerde karşınıza çıkmıyor. Yaşam koşulları beklemeyi öğretiyor. Yaratıcı Yazarlık atölyelerine katılmam, öykü yazma becerisi kazanmam 6 yılımı aldı. Dosyamın oluşması, yayınevine gönderme gibi süreler tedirginlikti, karamsarlıktı. Öykülerim için nitelikli tanımı, basılmaya değer yanıtıyla, emeğimin karşılığını bulmaksa tüm yorgunluğumu unutturdu.

Yazma uğraşını neden başka bir türde değil de öyküde yoğunlaştırdın?

Sanırım biraz köklerime dayanıyor bu öykücülük. Masal uyduran, uzun kış gecelerinde gölge oyunu oynatan, fıkralar anlatan aile büyüklerim vardı. Bir de çocukken yangın tehlikesi geçirmiştik erkek kardeşimle. Annemin bizim korkumuzu yenmemiz, unutmamız için o gün anlattıkları hafızama yer etmiş olmalı. Daldan dala atlayan kocaman bir ormanda hayvanları konuşturuyordu. Renkli, resimli hikâye kitaplarından çok daha fazla etkiliydi anlattıkları. Hareketli, çabuk sıkılan, canı tez huyumun da payı var elbette. Konuştuğum gibi derdimi çabucak anlatmak yazma biçimime de yansıdı. Öykü bu anlamda karakterime uygun diyebilirim. Çok insan, çok mekân çekici gelir. Her öyküye başlarken yeni yüzlerin ifadeleriyle, sözleriyle heyecan duyuyorum. Öyküyü çok seviyorum özetle.

Yayınevini nasıl belirledin? İlk kitabın yayınlanma sürecinde neler çektin?

Öncelikle yayınevimin nitelikli öykü kitapları basıyor olmaları seçim yapmamdaki en temel etken. Yayınladıkları öykü kitapları arasında şu an editörüm olan Sibel Öz’ün “Yokuş Yukarı İstanbul” adlı kitabını okumamsa karar vermemi kolaylaştırdı. Aynı kitabın öykülerindeki seçilen konuların güçlü anlatımıyla ülke gerçekliğimize cesurca tuttuğu aynası ilgimi çekti. Dosyamı gönderirken tereddüt etmedim. Yanıt almak, beklemek zordu. Ancak genel olarak çok beğenilmesi, düzeltmelerde fazla yanlışın bulunmaması yayınlanma sürecimde hiçbir şey çekmediğim, aksine en rahat zamanlarımdı diyebilirim.

Kitabı yayıma hazırlama sürecinde sana yol gösteren, yardımcı olan bir editörün oldu mu?
(Eğer olduysa editöründen razı mısın?)

Editörüm Sibel Öz’le öykü anlayışımız, edebiyata bakışımız, dünya görüşümüz paralel doğrultudaydı. Başından beri birbirimizi çok iyi anladık, dostluğumuz bu arada pekişti. Yol göstericiliğinden, yaklaşımından çok memnun kaldım, sonuna kadar razıyım, evet.

İlk kitabınla hayatında neler değişti? Neler ummuştun, neler buldun?

Pek bir şey değişmedi. O süreçte zaten hastaydım. Ameliyat olmam gerekiyordu. Sağlığıma kavuşmak, yeniden duyabilmekten de başka bir şey düşünmüyordum. O günkü günlüğüme de, “Öyle doya doya sevinmek var mı? Gülüşün ne zaman tam oldu,” diye sitemli yazmışım. Benimle mutluluğumu paylaşanlar da oldu, görmezden gelenler de. Ama şaşırdığım söylenemez, hele kırgınlık mı, asla…

Telifini alabildin mi/ alabilecek misin?

Bu konuları konuşmak, karşı tarafın netliğinden dolayı sorun olmadı. İlk kitap için değer bulmak, maddi olarak karşılığını da almak önemli elbette. Ancak büyük beklentilerimin olmaması anlaşmak için yolları çetrefilli hale getirmedi. Okura ulaşmak her şeyin üstünde bana göre…

Dergiler için edebiyatın mutfağı denir. Sen salona, misafirlerin karşısına çıkmadan önce mutfakta ne kadar zaman geçirdin?

Mutfakta epey zaman geçirdiğim söylenemez. 2013 yılında atölyede “Beştaş” öykümü çıkarmıştım. Notos dergisinin 46. sayısında yerini aldı, yaklaşık bir yıl sonra da Çukurova Üniversitesi öğrencileri kısa film yaptılar. Devam etmek için, yeni öyküler yazmak için umut vericiydi.

Kitabın yayımlandıktan sonra yakın çevrenin ve ailenin yazmak/okumak uğraşına bakışları değişti mi? Yazıyla ilişkinde ciddi olduğuna ikna oldular mı? Kitap sana bu anlamda bir özgürlük alanı ya da dokunulmazlık zırhı kazandırdı mı?

En doğrusunu söylemek gerekirse, hırslı, başarılı, ikinci yabancı dilini kendi çabasıyla öğrenen kimya mühendisi eşimle ilişkimiz daha uyumlu oldu. Artık tüm dolaştığımız mekânlarda, evde, kitaplarına gömülmüş, servis edilen çaylarını soğutmuş bir çift olarak bizi görebilirsiniz. Yaptığım her işi yürekten, sonsuz çabayla yerine getirdiğimi bildikleri için şaşırtıcı olmadı bu durum. Yazmaya karar verdiğim andan itibaren günlük yaşantımı disipline etmiştim zaten.  Kendi alanımı oluşturmuştum. Kitap bu anlamda bir ayrıcalık, yenilik kazandırmadı. Ailem şikâyet etmiyor yüzüme karşı, takdir ediyorlar ama oğlum pişirdiğim yemeklerimi özlüyor, dedikodumu biraz yapıyor, tahmin edebiliyorum.

Peki, bundan sonra?

Hiç durmamak var sırada. Yeni öykülere odaklanmak, yeni yazılar yazmak. Daha bilinçli okumak, daha fazla okumak. Tek korkum heyecanımı yitirmeme yol açabilecek sağlık ya da olumsuz bir olayla karşılaşmak… Umarım her şey güzel olur.

Sorularınız için çok teşekkür ederim.