37e8f-istanbul_-_hafen

Bazı insanlar dil öğrenmeyi engelli koşu parkuru ya da hüsnü tabirle söylersek rüştünü ikinci kez ispat etmek olarak görürler. Nereden bakarsanız bakın, konu Türkçe olunca, İngilizce konuşanlar, bir Hint-Avrupa diline göre birazcık daha fazla zorlanırlar.

Türkçe alfabede neden w harfi yok? Çok az Türkçe sözcük, bana bildiğim diğer dillerdeki karşılıklarını çağrıştırıyor; benzer bir örüntü izlenmiyor. Tekrar tekrar okuyorum, anlamlarını çıkarttığımı sanıyorum ve sonunda yalancı eşdeğer oldukları ortaya çıkıyor. Neden engel “obstacle” sözcüğünün, kalender “unconventional”ın (aynı zamanda bir erkek ismi de olabiliyor), tabak “dish” sözcüğünün karşılığı? Sigarayı neden içiyoruz (“drink”)? “Get off” için inmek demeyi kim akıl etti acaba? Bir gün “ı” harfinin üstüne nokta koymamayı öğrenebilecek miyim?

Türkçede “to be” ya da “to have”in doğrudan bir karşılığı yok; ikisi de benim kulaklarımı tırmalayan yapılarla ifade ediliyor. Sondan eklemeli bir dil Türkçe; yani kişiler, kipler ve durumlar, sözcüğe yapılan eklemelerle ifade ediliyor. “İstanbuldayım” –I am in Istanbul– tek bir sözcük. Cümlenin sonuna gelmeden fiili bilmediğiniz için, öğeler arasındaki ilişkileri çözmeye çalışırken sıklıkla yan cümleler arasında hokkabazlık yapmak zorunda kalıyorsunuz.

He, she ve it yerine tek bir sözcük kullanılıyor: O. Bu yüzden, daha en baştan kim ya da ne hakkında konuşulduğuna dikkat kesilmeniz gerekiyor. Türkçede sesin estetiği çoğunlukla ses uyumunu izler: Sonradan eklenen ne olursa olsun, daha önce gelen ünlülerin dizilişine uymak zorundadır. Türkçeyi öğrendikçe karmaşık sözdiziminin zarafetini daha iyi idrak ediyorsunuz ki bu sözdizimini İngilizcede aynen vermek imkansız çünkü cümleler bambaşka biçimde kuruluyor.

Karıştırmamanız için çok dikkatli dinlemeniz ya da bakmanız gereken bir dizi sözcük var. Kış “winter” ama kiş “quiche” anlamına geliyor; kişi “person” ama kız “girl” demek. Bazen hafif bir vurgu anlamı değiştiriyor: kar “snow” ama kâr –a harfini daha açık ve uzun telaffuz ederek– “profit” anlamında.

Bazı kuralların üstesinden gelmek zaman alıyor. “No”nun birebir karşılığı olan hayır seyrek kullanılıyor. Hayır demenin yaygın biçimi olan yok, var’ın zıttı ve “there isn’t/aren’t” anlamına geliyor. Pazaryerinden, alışverişten bir örnek:

“Elma var mı?” (“Do you have any apples?”)

“Yok” (“There aren’t any.”)

Yok sözcüğü genellikle başın arkaya doğru hafif atılması ile dilin kısa süreli şaklatılmasıyla kullanılıyor. Bu yapıldığında sözcük söylenmese bile anlaşılıyor. Gözlerin büyütülmesi de aynı anlama geliyor. Kafa sallamak da yanıt yerine geçiyor ama Türkler arasında çok yaygın değil. Hayır demenin başka bir nazik yolu da Arapçadan gelen, “unfortunately” anlamındaki maalesef. Birisi bir şeyi güçlü biçimde reddetmek istediğinde Hayır sözcüğü belirgin, açık bir şekilde söyleniyor. O durumda bile yanıt olarak sıklıkla sağol deniyor.

Hıristiyan bir yabancı olarak Allah Allah, İnşallah ya da Selamünaleyküm (birebir karşılığı “barış üzerinize olsun”dur ve yanıt olarak Aleykümselam denir) gibi ifadeleri tereddüt etmeden kullanabilir misiniz? İşin aslı, bir yabancı olduğunuz için rahatça kullanabilirsiniz. Türkler, dillerini öğrenme çabanızı takdir ederler ve gaf sayılabilecek şeyler söylediğinizde bile alicenaplık gösterirler.

Türkçede yaklaşık beş bin tane Fransızca kökenli sözcük vardır. Birçok sözcük de Arapça ya da Farsça kökenlidir. Peki, hangisini kullanmalısınız? Özgün Türkçe sözcüğü mü, Farsça ya da Arapçadan gelmiş olanları mı? Bugün bile, aynı şeyi ifade etmek için iki farklı sözcük kullanıldığı oluyor ve bazen bu sözcüklerin anlamları asıl olandan uzak düşmüş olabiliyorlar.

İşte burası, Atatürk’ün mirasının sonuçlarıyla mücadelenin devreye girdiği yer: Atatürk modern bir Türk dili yaratarak Osmanlı Türkçesini yabancı dillerin etki yükünden kurtarmak ve aydınlarla alt sınıfların kullandıkları dil arasındaki uçurumu ortadan kaldırmak istedi. Arapça ve Farsçadan Türkçeye girmiş olan sözcükleri Anadolu’ya özgü, Azerice, Tatarca ve yapay sözcüklerle değiştirmek üzere bir komite toplandı. Birkaç ay içerisinde Latin alfabesine geçiş tamamlandı. Eski yazı kullanmak, 1 Ocak 1929 itibariyle cezayı müstelzim fiil haline getirildi.

46c0a-0000000690567-1

Geoffrey Lewis’in Trajik Başarı: Türk Dil Reformu (2002) kitabına bir göz atalım mı? Bu kitapta yazar, bir dizi “dilbilimsel ucubeliği” ayrıntıları ballandırarak ortaya koyar. Lewis’in ilginç iddialarından biri de, selamlama sözcüğü olan selâm’ın bugünlerde merhaba’dan daha az kullanıldığı (iki sözcük de Arapça kökenli), bunun nedeninin de dublajlı Amerikan filmlerinde selâm’ın söylenişindeki dudak hareketlerinin hello’ya merhaba’dan daha yakın olduğudur.[1] Lewis, tarafını belli etmekten de geri durmuyor: Ona göre modern Türkçe, Osmanlı Türkçesinin anlam çeşitliliğine sahip değil. Peki alternatif nedir, Osmanlı Türkçesini diriltmek mi? Geçen yıl Türkiye’deki liselerde zorunlu ders olması konusunda ateşli bir tartışma vardı. Ama aradan geçen sürede, tartışma unutuldu gitti. Yok olmakta olan bu dili öğrenen yeteri kadar insan yok.

Ancak her şey bitmiş değil. Seksen milyonluk Türkiye’nin yanı sıra, Azerbaycan (10 milyonluk nüfusu) da Türkçeye çok benzeyen bir alfabe kullanıyor. Otuz milyon kadar İran Azerisi, Arapça-Acemce karakterler kullansalar da tınısı Türkçeyi andıran bir dil konuşuyorlar. Neredeyse yirmi beş milyon kişinin Türki dil konuştuğu Özbekistan’da da birden beşe rakamlar şöyle: bir, ikki, uch, t’ort, besh (Türkçede: bir, iki, üç, dört, beş). Hatta İstanbul’dan beş bin kilometre uzakta, kuzeybatı Çin’de yaşayan Uygurların dilinde de çok farklı değil bu rakamların söylenişleri.

Bernd Brunner, the Paris Review, 20 Ekim 2015

Çeviren: Onur Çalı

[1] Çevirenin Notu: Siz de okurken bir tuhaflık olduğunu hissettiniz değil mi? Bir yanlışlık olduğunu ve o yanlışlığın ne olduğunu tahmin etmiştim çevirirken ama “düzelterek” çevirmek gibi bir seçeneğimiz yok maalesef. Ben de Geoffrey Lewis’in kitabına başvurdum, şüphemde haklı çıkmıştım: “İngiliz etkisinin daha az açık bir örneği ise yeni bir olgudur: Merhaba yerine şimdilerde kullanılmaya başlayan Selâm. Bu artan dindarlığın değil, televizyonda dublaj Türkçesi denen şeyi üreten İngilizce filmlerinin hakimiyetinin bir kanıtıdır. Dublaj yaparken amaç, orijinal dudak hareketlerinin gerektirdiği uygun Türkçe kelimeler kullanmaktır ve ‘Selâm’ kelimesini seslendirmek için gerekli dudak hareketleri, ‘Hello’ya ‘Merhaba’dan çok daha yakındır.” (Trajik Başarı Türk Dil Reformu, Çev. Mehmet Fatih Uslu, Çeviribilim Yayınları, s.208)

Söz konusu hata, yazının müellifi Bernd Brunner’a ya da yazıyı Almanca aslından İngilizceye çeviren Lucy Renner Jones’a ait olabilir. Yazının Almanca aslına bakmadığım (baksam da anlayamayacağım) için kesin bir şey söyleyemiyorum.