17.Aralık.18

Ders 1: Çeviribilime Giriş (Çeviri bilim ise marangozluk da bilimdir)

Çevirmen sözlük değildir. Çevirmen sözlük değildir. Çevirmen sözlük değildir. Çevirmen sözlük değildir. Çevirmen sözlük değildir. Çevirmen sözlük değildir.

Çevirmen ansiklopedi de değildir. Yeni nesil için: Çevirmen wikipedia değildir.

Hamiş: Wikipedia engelli.

Ders 2: Varoluşçuluğa Giriş

Ah anam, güzel anam, beni neden doğurdun!

Ders 3: Nihilizm (Hiççilik)

Yasal uyarı: Anaya babaya saygısızlığı özendiren unsurlar barındırmaktadır.

“Satmışım bu dünyanın anasını, babasını, umrumda değil

Yakmışım bu dünyanın anasını, babasını, hiç umrumda değil” (Bendeniz, Satmışım)

18.Aralık.18

Edip, muharrir, müellif > Yazar

Yukarıdaki formül (yukarıda da gördüğünüz üzere kendimi öğretmenliğe alıştırıyorum, dersler, fişler, formüller…) yeterince açık ama biz fıslamayı ihmal etmeyelim yine de: Sadeleştirme ya da “özleştirme” farklılığı tırpanlar. Nüansları ortadan kaldırır. Geçelim. Ve Refik Halid Bey’e kulak verelim, “Üstad Aşağı! Üstad Yukarı!” başlıklı yazısına:

“Gazetelerde ve dergilerde yazı yazan her adam muharrirdir (…) Lâkin bir fikri, her muharririnkinden başka tarzda, daha hünerlice, daha şahsiyetli, imzasız bile olsa, birkaç satır okununca hüviyetini meydana koyacak şekilde canlandıran, az kelime ile çok şey anlatan; renk ve ışığı dimağımızı kaplıyan muharrirler vardır ki –gazetecilik ettikleri zaman bile– bunlar edib kalırlar.” (Edebiyatı Öldüren Rejim, s. 87)

***

Ruanda’da, başkent Kigali yakınlarındaki Nyamata’da (Ruanda dilinde “süt diyarı”, sütün harman olduğu yer anlamına gelir) iki hafta bulunmak durumunda kaldım. Size oradaki iki haftamı anlatacağım, izninle ey okur: Odamın balkon kapısının rayının tam ortasında bir elöpen vardı. Ne ben açtım kapıyı içeri girsin diye ne o, oradan ayrıldı. Budur ol hikayat.

***

Tevrat’ın (daha doğrusu Eski Ahit’in ya da Ahd-i Atik’in) “Vaiz” kitabında edebiyat ortamının hali pür melalini buldum:

Önce ne olduysa, yine olacak.

Önce ne yapıldıysa, yine yapılacak.

Güneşin altında yeni bir şey yok.

Var mı kimsenin, “Bak bu yeni!” diyebileceği bir şey?

Her şey çoktan, bizden yıllar önce de vardı.

Geçmiş kuşaklar anımsanmıyor,

Gelecek kuşaklar da kendilerinden sonra gelenlerce anımsanmayacak.

19.Aralık.18

Evvelki dünlük için yazıp sildimdi. Şimdi Cemal Süreya’dan güç buldum, sildiğimi tekrar yazayım: “Tarık Buğra’nın öykülerini okudunuz mu? Diğer kitaplarını basan İletişim Yayınları keşke öykülerini de yayımlasa Tarık Buğra’nın, daha fazla okura ulaşsa. İlk okuduğumda Sait Faik tadı almış, emin olamamıştım. Tekrar okuyunca emin oldum.”

Cemal Süreya ne mi demiş? Buyrun: “En şair iki öykücü var: Sait Faik, Tarık Buğra.” (99 Yüz, s. 197)

C. Süreya, iki yazarın birbirine benzediğini söylemiyor. Nedir, benim onları yanyana düşünmemin nedenini bulmama yardımcı oldu: Şiir.

Cemal Süreya aynı kitabın aynı sayfasında bir şey daha söylüyor ki Tarık Buğra hakkında, ba-yıl-dım: “Ankara’sızlık diye bir hastalık varsa, hastalığı o.”

dbcaa-cemall

Çünkü bilirsiniz Oteller Hanlar Hamamlar İçin Sürekli Şiir başlıklı şiirinde şöyle der C. Süreya: “–Şair arkadaş, / Bir derdin mi var / Bir şeyler çıkarmak mı istiyorsun derdinden / Ankara’ya gelmelisin.” (Sevda Sözleri, s. 168)

Bazen diyorum, kendi kendime, her şeyi bırakıp sadece şiir mi okusam?

24.Aralık.18

Bir soruşturma nedeniyle düştü akıl tasıma, bana kalırsa bir dilemma: Kurgu eserlerin satış rakamları, okunma oranları malumunuz. Yerlerde. Sürünüyor. Peki, yetişkinlerin bu kadar az okuduğu bir ortamda çocuk kitaplarının, çocuk edebiyatının bu denli “yükselişte” olması tuhaf değil mi? Yani çocuklar için kitaplar basılıyor, belli ki satılıyor da. İyi de anne babalarını, teyzelerini, ablalarını, abilerini, dayılarını ve hatta öğretmenlerini kitap okurken görmeyen çocukların okuma alışkanlığı edinebilmesi ne kadar mümkün?

c8caf-9807231-728xauto

Senaryosunu Levent Cantek’in yazdığı Bozkır’ın dört bölümünü ardarda mideye indirdik. Şimdi beşinciyi bekliyoruz. İyi iş. Ankara yakınlarında olduğunu anladığımız, adı anılmayan bir bozkır kasabasında geçiyor olay. Dijital platformlar iyi ki var, böylelikle dizi izleyebiliyoruz. Malumunuz, televizyondaki diziler izlenecek gibi değil. İmkanınız varsa izleyin derim Bozkır’ı.

Spoiler’lı hamiş: Altan Erkekli kötü adam olamaz, var bu işte bi çapanoğlu!

27.Aralık.18

Aka Gündüz, “Ankara Marşı”nda ne diyordu:

Ankara, Ankara güzel Ankara,
Seni görmek ister her bahtı kara.

Ey okur, ömrünün yarısını Bakırçay’da yarısını Ankara’da geçirmiş biri olarak, evvela Ankara’yı çok sevdiğimi söyleyeyim. Ankara’yı en iyi anlatan şiirlerden biri Cemal Süreya’nın Oteller Hanlar Hamamlar İçin Sürekli Şiir başlıklı şiiridir. Bunu da gönül rahatlığıyla söyleyeyim.

Ankara, gönüllü sürgün yerimiz. Dünyanın ortasında bir küçük adamız. İç sızımız. Deniz olsa herkes sever. Zaten. Bizim denizimiz var Ankara’da, kimse görmez.

***

Ey okur, biz taa 2014’ten beri söylüyoruz, yazıyoruz Yüz Kitap’ı. Bizim kimseyle bağımız yok, iyi işleri alkışlarız, kötü işleri işaret ederiz. Elimizden fazlası gelmez. Gelmesine de lüzum yoktur.

İşte ilk romanı da geldi yayınevinin: Bağlar. İtalyan yazar Domenico Starnone’nin (d. 1943) Türkçe’deki ilk kitabıymış. Bağlar ailenin ne kadar can sıkıcı, yıkıcı, lanet, boktan bir kurum olduğunu bir kez daha seriyor ortaya. Öyle çok farklı, aman aman özgün bir konusu filan yok. Nedir, başarılı bir roman. Başarısı nereden geliyor peki? Kurgusundan, ayrıntılardan, dilinden. (Çevirisi de iyi, çapaksız. Dizgi yanlışı hiç yok. Hiç! Diğer yayınevleri örnek alsalar keşke.)

Kitabı okuyanlar anlayacaktır: Romanı bitirdiğimde bağcıklara takılmıştım. Çünkü bağcık meselesi, romanın önemli bir aşaması. Olay örgüsünde, kurguda bir dönüm noktası. İngilizce baskısının kapağını, bu anlamda, pek beğendim.

Yüz Kitap’ın Bağlar ile yakın zamanda yayımladığı, Galli yazar Carys Davies’in öykü kitabı Kuytu hakkında ise karmaşık hislere sahibim. Kitabın ilk iki öyküsü ve bazı başka öyküler, tokatlayıp geçti beni. Sade, (laf olsun diye değil, hakikaten) çarpıcı, vurucu öyküler. (Yani, işin aslı, öykünün zaten taşıması gereken özellikler bunlar ama tuhaf bir şekilde nadiren rastlanan özellikler de.) Ve fakat bazı öykülerde tökezledim. Burada kitap tanıtımı yapmıyoruz, günlük yazıyoruz ey okur, lafı yormanın lüzumu yok: Bir iki öykü bana hiçbir şey söylemedi. Nedir, tekrar okuyacağım ve nihai fikrimi o zaman ilan edeceğim, söz!

***

İsa keşke yazın doğsaymış. Ağustos’ta mesela. Haziran da olur.

Onur Çalı