2.Ocak.19

Kısa film de kısa öykünün kaderini paylaşıyor. Tüketicisine ulaşmakta zorlanıyor, ancak film festivallerinin uygunsuz saatlerinde (mesai saatleri) gösterim imkanı bulabiliyor. Allahtan internet var. İnternetten bulup izleyebildiklerim arasından izlenesi olanları listeledim. Fırsat bulursanız izleyin derim.

128 (2017) – Onur Atalay Şenol (Ece Ayhan’ın Meçhul Öğrenci Anıtı’ndan)

Bıyık (2013) – Umut Delimehmet

Bir Maç Günlüğü (2014) – Deniz Özden

Kimi Sevsem Çıkmazı (2016) – Alper Tunel (Emrah Serbes’in öyküsünden)

Söz Uçar (2017) – Tufan Taştan (Barış Bıçakçı’nın Seyrek Yağmur’undan)

Hêk-Yumurta (2016) – Muaz Güneş-Emrah Doğru

9.Ocak.19

Bir yaşıma daha girdim bugün: Adı “birader” olan adam gördüm. Pes!

“N’aber Birader?”

“İyi birader, n’olsun be, aynı.”

10.Ocak.19

Dün gece CerModern’de bir oyun izledik: Dirmit-Sevgili Arsız Ölüm. Evet, Türkçenin gururlarından Latife Tekin’in ilk romanından uyarlanmış oyun. Uyarlayanlardan biri (Nezaket Erden) oynamış, diğeri yönetmiş (Hakan Emre Ünal). Çocukluğumuza dönelim: Biri yazmış, ikisi uyarlamış, biri oynamış. Bize de keyifle izlemek düşmüş.

2f20f-sevgili_arsiz_olum_dirmit_tiyatro_oyunu_2

Yalan yok, sahnede genç bir kadın ve bir saksı görünce, bir buçuk saat zor geçecek, sıkılacağız diye düşünmedim değil. Nedir, Nezaket Erden nefes almadan, ağlayarak gülerek bağırarak tükürerek (evet, tükürerek) oynadı. Birkaç yerde sırf bir nefes alsın bari kızcağız diye alkışladım. Tavsiye olunur. Şiddetle!

13.Ocak.19

Nazım Hikmet’in “Kuvâyi Milliye Destanı”nı tekrar okudum. Nurettin Eşfak’ın, Manastırlı Hamdi’nin, “oğlum” Ahmet’in, Karayılan’ın, “kadınlarımız”ın, Kartallı Kazım’ın, Kambur Kerim’in, Arhavili İsmail’in ve nice meçhul kahramanın hikayesini öyle ustalıkla, müzikli ritimli ve bal gibi bir Türkçeyle anlatmış ki… Mayhoş bir elmayı ağız dolusu ısırır gibi bir dil tadı kalıyor dimağınızda.

Tesadüf bu ya, haftasonu kahvaltılarında izlediğimiz Bizimkiler’in 121. bölümünü izlemektense televizyonu açalım dedik ve Güneri Civaoğlu’nun Şeffaf Oda’sında destanı bestelemiş müzisyen Murat Cem Orhan’a rastladık. Ve Utku Bayburt, Evrim Özkaynak ve Özgür Özaslan’a. Destanın üç babından örnekler sundular hep birlikte, harikuladeydi. Hele Manastırlı Hamdi bölümü fevkaladenin fevkindeydi. Yakında konserlere başlayacaklarmış. Takip etmeli, umarım Ankara’ya da uğrarlar.

14.Ocak.19

Kimi yayınevleri, yazarların çevirmenlerin biyografilerine yer vermez yayımladıkları kitaplarda. Bazı değil çoğu yayınevinin kitaplarında çevirmenin adını bulmak için elinize pertavsız alıp künyenin dehlizlerine dalmanız gerekir ya, neyse, bugün akıl tasımızı tırmalayan mesele bu değil sevgili okur.

Biz edebiyat heveslileri, okumayı sevdiğimiz kadar kitabı bir nesne olarak da severiz. İşbu yüzden, kitabın içeriği kadar arka kapağı, arka kapak yazısı, kapak resmi/görseli, yazı tipi, boyutu ve saire de ilgilendirir bizi.

Yazar biyografileri ise başka bir alem. Kafayı taksanız ömrünüzü sadece bu işle geçirebilirsiniz.

Bazı yazarların biyografileri çok kısadır. Okudukları okulları, nerede, hatta ne zaman doğduklarını bile yazmazlar. Bu bir üslup meselesidir ve biyografiler, belki de birazdan, sayfaları çevirdiğimizde karşılaşacağımız metinle ilgili ipuçları fıslıyorlardır bize. Belki de fıslamıyorlardır da benim hüsnükuruntumdur. Öyle ya da böyle, meraklı okur için bir deryadır yazar biyografileri.

Bazı yazarlar iki cümleyle geçiştirirler biyografilerini. Hatta tek cümleyle. İrade-i cüziyedir, bir şey denmez. Nedir, bazı yazarların biyografileri, aman elinizde yara bere olmasın, parmak ısırtır. Gittikleri ilkokulun adından, katıldıkları bilmem ne yarışmasında aldıkları mansiyon ödülüne kadar, yetmez, çıktıkları yurtdışı gezilerinden gittikleri belediye ebru kursuna kadar her-bir-şe-yi tıka basa doldururlar biyografilerine. Mübalağa ettiğimi düşünüyorsanız hemen şimdi kitaplığınızdaki üç beş kitaba el atmanız yanıldığınızı anlamanıza yetecektir.

İlk kitabın heyecanıyla biyografilerini şişirenler hoş görülebilir. Ve fakat (biraz da kısa boyluysa yazarımız) yazdığı kitaplar boyunu aşacak kerteye gelmiş adamların ve dahi kadınların biyografilerini çöplüğe çevirmesi, kimse kusura bakmasın, biraz trajikomik oluyor.

Sen söyle sen dinle, çal çal oyna oğlum Onur. Üstelik böyle laflar ederek nefretli bakışları da üstüne üstüne çek, hiç çekinme e mi!

Oldu olacak, bir yazar biyografisi de sen söyle, tam olsun: “Doğdu, ölecek.”

***

Latif Kelimeler

yeğni, helecan, şikeste, münhal, mensucat, mestane, safha, lakırdı, komprador, katar, işletme, dalavere, yıkım, müstakbel, sille, tenasül, tenezzül, tesettür, temayül, temettü, feraset, melanet, rikkat, tefekkür, keramet, iğva, iblis, ilik, pertavsız, desdeğirmi, tahtakurusu, güve, karınca (bakınız: Semih Erelvanlı, Tahtakuruları’nın Evreni), (t)utku, galebe, heyula, vecibe, mavzer, filinta, yengi, yangı, sergi, yiv, mim, kasatura, tercüme, mütercim, mücrim, cehennem, mola, üç artı bir.

16.Ocak.19

Asghar Farhadi de Woody Allen gibi gezici yönetmenliğe başlamış. Sekizinci filmi Herkes Biliyor’u (Todos Lo Saben) İspanya’da, İspanyol oyuncularla (Penélope Cruz, Javier Bardem, Ricardo Darin) ve haliyle İspanyolca çekmiş.

Nuri Bilge Ceylan edebiyatçı olsa romancı olur diye yazmıştık önceki dünlüklerden birinde. Hem de Murakami misali, tuğla gibi, adamın kafasına atsan yaracak cinsten uzun, kalın, destansı romanlar yazardı. Filmlerini izlediğimiz gibi romanlarını da zevkle okurduk.

d39aa-e18ec8e5-5868-4de7-a259-ba9392af0247

Asghar Farhadi ise bir uzun öykü ustası olurdu, eğer yönetmen değil de edebiyat adamı olsaydı. Bu filminde de hikayedeki gerilim unsurunu çok iyi çatmış. Geçmişteki sırlar, bu sırların ortaya çıkardığı gerilimler ve seçimler. Ne yapacak şimdi Paco, nasıl yapacak? Kendi kızı olmasaydı aynı şeyi yapacak mıydı? Yapması mı gerekirdi? Sorular ve düşündürdüğü cevaplar, ahlak anlayışımızın yeraltına doğru yollanıyor. Bu da Farhadi’yi yalnızca iyi değil büyük bir anlatıcı olmaya götürüyor.

***

Birkaç yıl evvel Küçük Prens’te yaşadığımız durumu, an itibariyle Sabahattin Ali kitaplarında da yaşıyoruz. 1948 yılında katledilen Sabahattin Ali’nin ölümünün üzerinden yetmiş yıl geçtiği için yazarın kitapları teliften düştü. Ders düştü! nidasını duyan haylaz öğrenciler misali sınıf kapısına hücum eden yayınevlerine bakalım biz. Mülkiyet, miras, hak-hukuk, helal-haram gibi hususları bir kenara koyalım şimdilik. Bu mevzular ayrı bir yazı konusu olabilir. Biz, bağışlayın, zincirinden boşalmış gibi Sabahattin Ali basmaya başlayan yayınevlerine dönelim yüzümüzü.

(Yazarın kızı Filiz Ali’nin, babasının ölümünün üzerinden geçen süreyle ilgili şerhini de bırakalım buraya: Teşhis edilmemiş bir ceset var ve gömüldüğü yer belli değil. Defin belgesi yok. Sabahattin Ali esasında kayıp. Bunu tekrar tekrar söylüyorum. Kayıp olduğu için ölüm tarihi 1948 olamaz. O tarih babamın kaybolduğu tarihtir. Bundan yola çıkarak telifiyle ilgili herhangi bir şey yapılamaz.)

Nedir önce dürüst olalım, burası okura numara çekilecek yer değil!

Yayınevim olsa ve Sabahattin Ali kitaplarını basmamın önünde hiçbir yasal engel olmasa, üstelik telif ödemeyecek olsam ben de hiç durmaz tüm kitaplarını peyderpey yayımlardım. Ve fakat! Ve fakat bunu yaparken bu büyük yazarın eserlerine, Türk edebiyatındaki yeri ve önemine, aziz hatırasına şöyle bir bakıp önce bacak bacak üstünde oturduğum koltukta bir yekinip kendime gelirdim. Demem o ki işimi, bir yayıncı olarak, o güne dek doğru düzgün yapmamışsam bile bu fırsatı kaçırmaz, çok özenli davranır ve diğerkamlığı elden bırakmazdım.

Telif vermeyecek olmanın dayanılmaz hafifliğiyle (haksızlık etmeyelim, Sabahattin Ali’yi basacak olmanın helecanı da var) kendinden geçmiş yayınevlerine dönelim. Bu süreçte, sosyal medyada yazdıydı biri, kapağında şarkıcı Madonna olan bir Kürk Mantolu Madonna bile görebiliriz! En hafifinden, kürk sarınmış kadın fotoğrafları ortalığı kaplayacaktır. Kapaklar böyleyse içlerine bakmaya yürek dayanmaz, kim bilir ne hatalar ne yanlışlıklar olacaktır.

Ezcümle: Okur olarak sorumluluk yine bize düşüyor. Se-çe-ce-ğiz!

Onur Çalı