3682e-resim
Mediha Ünver

Bir ses yeterdi iplerimizi koparmaya!

“Çer-çi-çiiiiiii…”

Can havliyle ayaklarımıza geçirdiğimiz pabuçlarla önce ambarda denerdik şansımızı. Bir şinik buğdayın hayali asma kilide takılırsa bu durumdan en çok tavuklar rahatsız olur, onlar kopardığımız fırtınada çırpınarak kaçışırken biz uçuşan telek yağmuru altında kümesi boylardık. Yokluğun kilidine vurulmuş olsa da her yer, hayaller anahtarını bulurdu!

“Bu delik giderek küçülüyor mu ne? Her seferinde daha çok sıkışıyom!”

Ara ara uğrar Çerçici. Kendi gibi kocamış, cılız katırıyla, kurula kurula öyle bir gelişi vardır ki sormayın! Sanırsın padişahın oğlu. Pahada hafif olsa da yükü ağırdır. Belki de hiç göremeyeceğimiz, tepenin ardındaki, incik boncuktan yapılmış dünyayı taşır bize. Kırık tablasında sihir satar, bir cıncık kolyeyle dolanır neşe boynuna, boncuğunun ışıltısında parlar hayat ve tozpembe bir kremin kokusuna sinmiştir hayaller.

Seç: Bir yumurta bir hayal!

Bizim gözümüz yollarda kalır da Dopi hiç sevmez Çerçici’yi. Elekçileri bile sever de bu şen gezgini günahı kadar sevmez. Dellenir onu görünce niyeyse. Bilmez mi ki bu kuş konmaz, kervan geçmez köyümüzün gelip geçen tek yolcusudur o.

Huysuz adam şu Dopi. Öyle der köylü. Çocuklar susar. Sakat bacağını sürüyerek yürüdüğünden askere bile alınmamış. Çiftçilik de zor geldiğinden ahırdan bozma dükkânımsı, kahvemsi bir yer meydanda… En sevdiğimiz.  Sevilmez mi? Derme çatma terekteki çay, şeker, gaz, ispirto şöyle dursun, boyumuza yakın tahta tezgahta, gözümüzün düştüğü şeker, bisküvi, hele hele aklımızı başımızdan alan o lokum…

“Var ya… şöyle, elini uzatsan değecek nerdeyse…”

Afat adam şu Dopi. Eser, yağar, gürler… Köylü öyle der! Çocuklar susar. Sakat bacağıyla bir, bizleri de sürüm sürüm sürüse de peşinden, bir parmak lokum tozu hep vardır sonunda… Heyheyleri gitmişse tabi. Değilse müşteriler defedilir, dükkâna kilit vurulur. Bekle babam bekle…

El mahkum, küllenen sigaralar, dibe vuran gazlar… Ara ara yoklanır o kapı. Gazabından çekinen büyüklerin medet umar gözleri çocuklara çevrilir. Onlara kıyamaz ne de olsa. Elleri kadar ufak,  elleri kadar çatlak sesle aralanan kapıdan karısı Satı’nın kulağına fısıldanır alınacak öteberiler.

“Satı Bibiiiiii…”

Başı neredeyse dizlerine değecek kadar beli bükülmüş çileli kadının. Bir ak düşmüş belikleri sarkıyor belinden, bir de kuşağına bağladığı bir tomar anahtar. Sanki anahtarların ağırlığı bükmüş belini. Toprak evceğizleri iki göz odadan ibaret ama açılıp kapanan kapıların sayısı yok. Kıyamazdı anahtarları atmaya Satı. Saklardı.

O ahırı bozup dükkân yapalı beri, bir haller olmuştu kocasına. Kafası kızdıkça alıp eline balyozu, kırıp döker, durmadan kapıların yerini değiştirirdi. Şu evceğiz, şu dükkân kaç hal almıştı da kapı yerini bulamamıştı bir türlü. Bulacağı da yoktu! Sanki kapının açıldığı her yer kör bir sokak. Helayı bile dam başına yapıp yeni icat çıkarmıştı köye. Ustalığa koyuldu mu değmeyin gitsin ha! Burnundan solur, gözlerinden alaf saçardı. Eh geçim ehli olmalı, ırak durmalı, ne derse “he” demeliydi. Yoksa eli pek ağırdı alimallah!

Odaya girmeden, göz ucuyla süzdü kocasını. Bıraktığı gibi duruyordu. Zemini toprak oda, azlıkla doluydu. Terekte birkaç tabak, çanak, el dokuması bir kilim, ispirtolu ocakta kavrulan turşu…

Yer minderine, sağlam dizini kırıp oturmuş Dopi. Sakat bacağı, gövdesinden biten devrilmiş kuru bir ağaç gibi uzanıyor önünde. Kurumuşluğu gövdesine kök salan, kuşatan, içinde zehirli meyveler veren bir ağaç… Gaz lambasının ölgün ışığı, yüzündeki çizgileri daha da derinleştirip kederle dolduruyor, ufak tefek bedeni ileri geri salınırken çaresizlik gölge olup kadehine vuruyor. Sakat bacağına bakıp derin bir offf çektikten sonra rakıyı yuvarladı Dopi. Tütünü ciğerine çekip kafasındaki dumanı savurdu.

Duymamıştı kapı tıkırtısını. Kulakları zor duyuyordu artık. Kırkını geçince kocanırdı buralarda. İkinci kadehten sonra dünyayı gözü pek görmezdi zaten. Kasılmış titrek elleri gevşer, gözlerinde dörtnala koşan, diyar diyar gezen, ehlileştirilememiş vahşi bir at, rakının buğusunu alınca suya inmiş ceylana dönerdi.

Kafayı iyice buldu mu yanık bir sevdanın uzun havası başlardı. Hep aynı türkü!

Naman, lalek geldi de yuvasına kondum oyyy…

Doğru söyle yaradanın aşkına

Seni benden gayrı saran oldumu oyyyy…

Son nağmede duraksar, hedef alır gibi bir noktaya kilitlenir, sonra, yaralı bir ata kurşun sıkardı gözleri.

Bilirdik hep kapalı kalmazdı. Fırtına denizine gömülür, öfke kınında boğulur ve dükkânın kapısı yeniden sonuna kadar açılırdı. Bilirdik. O hep gelirdi. Sabahları değmeyin keyfine, bacağına aldırmaksızın bizimle yağ satar, bal satar, sek sek oynayamasa da ebeyi kör eder, çocukluğunu sobelerdi… Gün ilerledikçe yüzündeki neşe, damağımızdaki şeker gibi eriyip giderken yumurtayı kapıp gelen çocuklara bisküvi arasına lokumu kendi elleriyle yerleştirir, saçlarını okşayarak cevabını duymalara doyamadığı o soruyu yeniden, yeniden sorardı.

“Çerçici’yi mi daha çok seviyon, beni mi?”

Tabii ki lokum Çerçici’den tatlıydı…

Elleri titrerdi hep. Parmakları yanık elleri. Yanık parmaklarıyla aksayan sol dizini ovar, eli ateş almış gibi çekiverirdi yeniden. Çatılan kaşlarıyla beraber bacakları da titremeye başlardı. Boncuk boncuk terleyip huzursuz gezinmelere başladı mı, leblebilerin, lokumların sonunun geldiğini anlardık. Bir gözümüz onda oyuna devam ederken, o tezgâhın altında aranmaya başlar, bulamayınca acı çeker gibi, avuçlarını ovuşturarak dört dönmeye başlardı. Terekteki ispirtoya uzanacak gibi olur, kısa bir duraksamadan sonra kolonyaya yönelir, önce ferahlamak için yüzüne sürdüğü kolonyayı fark etmediğimizi düşündüğü anda kesme şekere bocaladığı gibi ağzına… O zaman burnunun kızarıklığı sanki biraz azalır, üşümesi geçerdi. Şekere kolonya dökünce ilaç mı oluyordu ne? Yüzü yeniden gevşer, acısız bir hal alırdı.

“Çer-çi-çiiiiiii…”

İşte bu sesi duydu mu, onu tutabilene aşkolsun; çalı süpürgesini kaptığı gibi… Ağzına çok yakışan küfürlerin bini bir para! Kahvede pişpirik oynayanlar masayı devirir, suya giden gelinler helkeyi fırlatır, kuşlar uçmayı, köpekler havlamayı bırakır, köy Dopi ile Çerçici’nin dövüşüne kilitlenirdi.

“İnadıma geliyor itoğlu it. İnadıma!!!” diye feryat ederken beriki, daha bir nameli “Çeerr-çii-cii” diye şakır.

Aracılar her zamanki gibi, kanlı bir meydan savaşını önler. Dükkân önünden geçerken susan yersiz yurtsuz yolcunun gölgesi silinirken uzaklara çağıran sesi yeniden duyulur, Dopi’nin gözlerindeki vahşi at şiddetle tepinmeye başlardı.

“Çer-çi-çiiiiiii…”

Gelişi değil de gidişiydi onu delirten!

Kendi gidemeyişiydi…

Ve bir gün yine Çerçici geldiğinde,

Ve yine bir ispirto deliliğinde,

Ve yuları, gövdesine kök salan kuru ağaca bağlı vahşi atı ehlileştirebilme umudunu yitirdiğinde,

Saldı atı.

Çerçici’nin ardından…

“Kesme şekere kolonya damlatıp koydum toprağına!”

Mediha Ünver